Sayfalar

19 Kasım 2022 Cumartesi

 HAZAN MEVSİMİ'NDE ANKARA YÜRÜYÜŞLERİ...

Umutla karşılarım hep Sonbaharı... Hayata yeniden başlıyor gibi içime coşkular dolar. En sevdiğim mevsim geldi yine. Duygusal olarak daha derin hissedilen mevsimin adı, Hazan Mevsimi. Sararan yapraklar, yağan yağmurlar, esen serin rüzgarlar.
'' Yine Hazan Mevsimi geldi,
Yine yapraklar rüzgarların peşi sıra gidecek
Yine bu mevsimde, yine deli gönlüm, hicranını yalnız başına çekecek ''
Nice sanat eserine ilham kaynağı olan Hazan Mevsimi'nde Ankara'dayım. 
Henry David Thoreau'nun '' Yürümek '' kitabını yanıma aldım. Daha önceki okumalarımda altını çizdiğim bölümleri, Hazan Mevsimi'nin en iyi görüntülerini veren, Ankara'nın Dikmen Vadisi'nde yaptığım yürüyüşte tekrar okudum. Henry David Thoreau'nun ; uygarlık ve yabana bakan, ne uygarlığı tam olarak reddeden, ne de yabanlığı kucaklayan bakışıyla görmeye çalıştım doğayı. 
Thoreau, her ikisinin birleşiminden yanadır. Doğanın ve uygarlığın kırsal alandaki uyumundan... '' Yürümek '' te Henry David Thoreau, doğanın felsefesini irdeler. İlk bölümlerde insanın doğadaki rolünden, '' ikamet eden ya da bütünün bir parçası olan '' insandan bahseder. Daha sonra doğayla yeterince ilişki kurmayan insanı ele alır, eleştirir. Bunu yaparken, kendi deneyimlerinden bahseder. Orman kenarındaki arazisinde yaptığı yürüyüşleri anlatır.
'' Eylül sabahının serinliğini / Yaprakların serinliğini / Yüreğime dolduruyorum '' der Ataol Behramoğlu. Sonbahar sabahlarında uyanışında sevmediklerini bağışladığını, sevdiklerini daha çok sevdiğini anlattığı şiirinde... 
Sonbahar hüznün ve içe kapanmanın mevsimi değil; aksine tazelenmenin ve kendini doğaya bırakmanın vaktidir. Şehirlerin içi de dışı da hazan mevsiminin kıyafetlerini giydi. Bu mevsim doğaya daha fazla eşlik etme zamanı...
'' Yürümek için evden dışarı çıktığımda adımlarımı nereye çevireceğimden henüz emin değilsem ve kararı sezgilerime bırakmışsam, tuhaf ve saçma görünebilir ama kendimi sonunda kaçınılmaz olarak güneybatıya, bir ormana, kıra, ıssız bir çimenliğe ya da tepenin birine yönelmiş olarak buluyorum. İbrem sabitlenmeden önce biraz oyalanabilir, her daim güneybatıyı göstermediği doğrudur ve bunu kendinden emin bir şekilde yapar; gelin görün ki günün sonunda her zaman batı ile güneybatı arasında gider gelir. Gelecek benim önüme o yolda serilir ve dünya her zamanki ölgünlüğünü terk etmiş ve güzelleşmiş gibi görünür gözüme. ''
'' Bırakın da dilediğim gibi yaşayayım; bu tarafta şehir, oradaysa yabanıllık var ve şehirden ne kadar uzaklaşırsam yabanıllığın içlerine o kadar dalabilirim... Tanıklık ettiğim her günbatımı, güneşin battığı yer kadar uzak ve o batış kadar zarif olan Batı'ya gitme isteği uyandırır içimde. Sanki güneş her gün batıya göç etmek için doğmakta ve onu takip etmemiz için bizi kışkırtmaktadır. Güneşin ışınlarıyla son bir kez allanıp pullanıp kendilerini sise teslim eden ufuktaki dağların sırtlarını bütün gece düşleriz. ''  
'' Benim inancıma göre, dağ havasının insan ruhunu besleyip ona ilham vermesi gibi, iklimin de insan üzerinde bir etkisi var. Bu etkilerle insan gerek entellektüel gerekse fiziksel olarak mükemmelliğe doğru yol almaz mı ?  Bir insanın hayatında kaç tane sisli gün olduğunun hiç mi önemi yoktur ?  İnanıyorum ki bizler daha yaratıcı olacağız; düşüncelerimiz göğümüz kadar berrak, zinde ve yüce; kavrayışımız tıpkı ovalarımız gibi kapsayıcı ve kuşatıcı olacak; zihnimiz o gök gürültüsü ve şimşek gibi, ırmaklar ve dağlarımız gibi muazzam ve yüreklerimiz iç denizlerimiz kadar derin, engin ve görkemli olacak. ''
'' Yaşam yabanıllıkla uyumludur. En yabani olan en yaşam dolu olandır. İnsana henüz boyun eğmemiş varlığıyla onu tazeler. Harıl harıl çalışan, hiçbir işten kaçmayan, hızlı gelişme gösteren ve yaşamdan beklentileri bitip tükenmeyen biri, kendini mütemadiyen yeni bir ülkede ve yabanıllığın ortasında, hayatın en ilkel hali tarafından kuşatılmış olarak bulur. Muhtemelen el değmemiş ormanlarda ağaçların yorgun gövdelerine tırmanıyor olacaktır. Bana göre umut da gelecek de çimenliklerde, ekilmiş tarlalarda, kasaba ve şehirlerde değil; üzerinde bitkilerin titreştiği geçit vermez bataklıklardadır. ''
'' Gece geç saatlere kadar oturacağına sıkı bir uyku çekse, hem zihnen hem bedenen daha hızlı büyüyecek, gözleri yorgunluktan şişmiş bir sürü öğrenci tanıyorum. Aydınlatıcı bilgide bile, bir ışık fazlalığı olabilir. Fransız Niepce; aktinizmi keşfederek, güneş ışınlarının kimyasal etki yaratan bir güce sahip olduğunu ve granit kayalar, taş yapılar ve metal heykellerin ''hepsinin benzer şekilde gün ışığının zararlı etkilerine maruz kaldıklarını ve Doğa koşulları bu kadar mükemmel olmasaydı evrenin bu en mahir etkinliğinin ufak bir dokunuşuyla yok olacaklarını'' ileri sürdü. Gözlemlediği başka bir şey daha vardı ki o da ''gün ışığında bu değişime uğrayan cisimlerin, bu uyarımın etkisinde olmadıkları gece saatlerinde, kendi özgün koşullarına dönme gücüne sahip olduklarıydı.'' Sonuç olarak '' nasıl ki gece ve uyku, canlılar alemi için bir ihtiyaçsa karanlık saatler de cansızlar alemi için öyledir.'' Ay bile her gece parıldamaz, yerini karanlığa bırakır. '' 
'' Sanırım dünyevi meşgalelerden tamamıyla uzaklaşarak dağlarda, tepelerde, kırlarda gezinmeye günde en az dört saat - hatta genelde daha da fazla - harcamadan ruh ve beden sağlığımı koruyamam. Aklımdan geçenlerin beş para etmez ya da dünyalara bedel olduğunu düşünebilirsiniz. Bazen tüccarların ve esnafların pek çoğunun sabahtan akşama kadar, sanki bacaklar ayakta dikilmek ya da yürümek için değil de oturmak için yaratılmış gibi bağdaş kurup oturduklarını hatırladığımda, bu adamların bunca zamandır hala intihar etmemiş oldukları için övgüyü hak ettiklerini düşünürüm... ''
'' Odamdan bir gün bile çıkmasam pas tutan ben, ara sıra da olsa, saat dört gibi günü kurtarmak için geç bir vakitte, karanlığın gölgeleri çoktan gün ışığına karışmışken kaçamak bir yürüyüşe koyulduğumda bedelini ödeyeceğim bir günah işlemiş gibi hissederim. İtiraf etmeliyim ki kendilerini haftalar, aylar hatta ve hatta yıllar boyu mağazalara ve bürolara kapatan komşularımın buna nasıl dayanabildiklerine hayret ediyorum, vurdumduymazlıkları karşısında ise bir şey söylemeye dilim varmıyor. Öğleden sonra saatin üçünde sanki sabahın üçüymüş gibi bir yere tüneyip kalanların mayaları neden yapılmıştır hiçbir fikrim yok... ''
'' Neredeyse tüm insanlar toplumun cazibesine kapılır. Doğa pek azının ilgisini ölesiye çeker. Bana öyle geliyor ki, insanlar, Doğa'yla olan ilişkilerinde, sanat hariç, genellikle hayvanlardan sonra geliyorlar. Öyle hayvanlarda olduğu gibi güzel bir ilişki kurmazlar genelde. Tabiatın güzelliğine şükran duyan ne kadar da az kişi var aramızda ! Doğa söz konusu olduğunda, kendi payıma, gelişigüzel ve kısa süreli akınlar düzenlediğim dünyanın hudutlarında bir tür sınır yaşamı sürüyormuşum gibi hissediyorum ve ricat etmiş gibi göründüğüm bu topraklara olan sevgim ve bağlılığım ancak bir bataklık eşkiyasının ki kadar diyebilirim. ''
'' Doğal bir yaşam uğruna, akla hayale sığmaz büyüklükteki bataklıkların ve göletlerin aldatıcı parıltılarının ardına memnuniyetle düşerim, gelin görün ki bataklıktan geçen bu yolu, bana ne ay ışığı ne de ateşböcekleri gösterir. Doğa öyle engin ve evrensel bir karaktere sahip ki, gördüklerimiz onun yüz hatlarının bir çizgisi bile etmez. ''
'' Toprağa sımsıkı tutunuyoruz ama tepelere tırmanmak aklımızdan çok nadir geçiyor!  Demek istediğim, kendimizi biraz daha yükseklere taşıyabiliriz. Hiç değilse bir ağaca tırmanabiliriz. Bir keresinde bir ağaca tırmanmıştım da, oradan biliyorum. Bir tepenin başında, uzunca bir akçamdı bu; bir güzel yere kapaklanmış olsam da buna değmişti, çünkü ufukta daha önce hiç görmediğim yepyeni dağlar keşfetmiş, yeri ve göğü daha fazla kucaklamıştım. Bu ağaçların dibinde yetmiş yıl gezinsem bu manzarayı göremezdim. ''
'' Geçen Kasım ayında olağanüstü bir günbatımı yaşadık. Bir çayırda yürüyordum. Küçük bir dere yatağı vardı burada. Soğuk ve kül rengi bir günün ardından, nihayet ufuktaki açıklığa kavuşan güneş batmak üzereydi ve onun yumuşak, parlak ışığı karşıdaki kuru çimlerin, ağaçların gövdelerinin, yamaçtaki funda ve meşe yapraklarının üzerine düşerken, sanki ışığın küçük zerreleriymişiz gibi gölgelerimiz çayırın doğu yönüne doğru boylu boyunca uzadı. Daha önce bir an bile hayal edemeyeceğimiz türden bir ışıktı bu. Hava da o kadar ılık ve durgundu ki, o çayırı cennete çevirmek için daha ne isteyebilirdik. Bunun bir daha yaşanmayacak münferit bir olgu olmadığını, sonsuza dek ve sonsuz sayıda akşam kendini tekrar edeceğini, orada yürüyen son çocuğu neşelendirip moral vereceğini düşündüğümüz an dünyalar bizim olmuştu.'' 
'' Güneş şehirlerde israf ettiği ihtişamını ve ışıltısını yanına alarak, bu kez tek bir evin bile görülmediği, gözlerden uzak bir çayırın üzerinde, belki de daha önce hiç olmadığı kadar güzel batıyordu. Burada kanatlarını onun ışıltısıyla altın gibi parlatan bir saz tuygunundan, kafasını yuvasından uzatan bir misk faresinden başka bir şeye rastlayamazdınız. Sazlığın ortasında ise, çürüyen bir kütüğün etrafından usulca dolanan alıç beyazı küçük bir dere vardı. İçinden geçtiğimiz ışık, solgun çimleri ve yaprakları altın gibi ışıldatan öyle kusursuz ve parlak bir ışıktı ki, hafifçe bir dalgalanmanın dahi olmadığı ya da uğultunun bile duyulmadığı böylesi bir altın selinde daha önce hiç yıkanmadığımı geçirdim aklımdan. Her ormanın ve yükseltinin batı tarafı Elysium çayırlarının kıyıları gibi parlıyordu ve arkamızda kalan güneş, akşam bizi evimize götüren kibar bir çobana benziyordu. ''
'' Uyuruz ve nihayet, bir kış sabahının dingin gerçekliğine uyanırız. Kar, pencere pervazında pamuk ya da tüy gibi dik dik uzanmaktadır; pencerenin şişmiş çerçevesi ve buz tutmuş camları loş, mahrem bir ışığı buyur ederek içerinin gizli konukseverliğini pekiştirir. Sabahın dinginliği çarpıcıdır... Kapının sürgüsünü usulca çeker, kar birikintisinin içeri girmesine izin veririz, sert havayla yüzleşmek için dışarı adım atarız. Yıldızlar parlaklığını epey yitirmişlerdir, ufkun eteklerini kurşun gibi ağır bir sis kaplamıştır. Doğudaki fazlasıyla parlak, taze ışık yaklaşan günü ilan ederken batıdaki manzara loş ve hayalet gibi kıpırtısızdır, karanlık diyarlar misali kasvetli bir Tatar ışığına bürünmüştür...  Kapıyı açıp ayaklarımızın altındaki kuru ve gevşek karı çıtırdatarak ıssız kır yolu boyunca hızlıca yürürüz yahut kar birikintileri ve buğulu pencereler arasından, güne erken başlayan bir çiftçinin soluk bir yıldız gibi tek başına ışık saçan mumuna gözümüz ilişmişken, birden çiftçinin kapısından yaz boyu talaşlar ve anızlar arasında hayalini kurduğu uzaktaki pazaryerine doğru yola çıkan tomruk kızağının keskin, katışıksız gıcırtısıyla irkiliveririz. Sonra ağaçlar ve karlar arasından, birbiri ardı sıra bacaların dumanı tütmeye başlar. ''
'' Nihayet ormanın sınırlarına varıp avare kasabayı ardımızda bıraktığımızda, bir kır evinin çatısı altına girer gibi ağaçların sığınaklarından içeri girer, baştan aşağı karla kaplı eşiklerinden geçeriz. Hala huzur verici ve sıcaktırlar, tıpkı yazın olduğu gibi kışın da hayat dolu ve keyiflidirler. Oluşturdukları labirente parça parça sızan ışığın altında, çamların ortasında dikilirken, acaba kasabalar onların bu gösterişsiz hikayesini hiç duymuş mudur diye bir meraka kapılırız. Onları keşfeden tek bir gezgin  yokmuş gibi gelir bize, bilim her geçen gün mucizeler keşfederken onların bir yıllık serüvenini kim öğrenmek istemez ki ? ''
'' Hadi ormancının şu terk edilmiş kulubesine girelim ve uzun kış gecelerini, kısa fırtınalı günlerini nasıl geçirdiğini görelim. Zira burada, tepenin güney yamacının eteklerinde görünüşe bakılırsa uygar insanlar yaşamıştır. ''
'' Ormanın kavisli yollarında amaçsızca gezinmeye devam ederiz, ta ki dağın eteklerinden, nehrin oralardan, sanki okyanusların aşina olduğunun dışında, sinsi bir gelgit tarafından harekete geçirilmiş gibi uzak bir buz gümbürtüsü sesini duyana kadar. Bana göre bu sesin insana yurdunu çağrıştıran ve uzak geçmişteki asil akrabalarının sesiymişcesine heyecan uyandıran bir tınısı vardır. Orman ve gölün üzerinde ılık bir yaz güneşi parıldamakta ve metreler boyunca tek bir yeşil yaprak olmasa dahi, doğa o dingin esenliğinin tadını çıkarmaktadır. İster şu an Ocak ayında ağaç dallarının çıtırtısında, isterse Temmuz ayında rüzgarın hafif uğultusunda, her ses aynı gizemli esenlik vaadiyle doludur. ''
'' Nehrin, karın metrelerce kalınlığının altında kaybolup en ummadığımız anda sağda solda yeniden belirdiği karlı tarlalar arasında ağır ağır ilerleriz. Nehir karın altından yolunu kaybetmeden belli belirsiz, hırıltılı, boğuk bir sesle ilerlemektedir; sanki ayı ya da dağ sıçanı gibi kış uykusuna yatmıştır da bizler yaz geldiğinde onun karlı, buzlu havada yerleştiği yerin izini sürmekteyizdir. ''
'' Ne var ki şimdi biz sürterken, bulutlar toplanmış, avare kar tanecikleri düşmeye başlamıştır. Kar giderek daha hızlı yağarken uzaktaki şeyleri görmek de zorlaşır. Kar her ağacın, her tarlanın üzerine düşer, nehrin ve göletin kıyısında ya da tepede ve vadide en ufak bir çatlağı dahi es geçmez. Öyle iyi havalarda olduğu gibi pek ses seda yoktur ve tüm bayırlar, kül rengi çitler, duvarlar, parlak buz ve kurumuş yapraklar şimdi karlar altına gömülmekte, insan ve hayvanların ayak izleri kaybolmaktadır. Doğa kılını bile kıpırdatmadan, kurallarını işleterek insanların ayak izlerini siliverir. Nasıl durgun yaz mevsiminde bitkiler tapınakların saçaklarına, kalelerin kulelerine usul usul tırmanıyorsa, kar da her şeyi düzleyip doğanın koynunda sarıp sarmalar ve işte bu saye de, doğa insan sanatına üstün gelir. ''
'' Bundan bir kaç yıl evvel ay ışığı altında unutulmaz bir yürüyüş yapma şansım olmuştu. Bu tarz yürüyüşlere daha sık çıkıp doğanın bir başka yüzüyle tanışmayı kafama koydum ve öyle de yaptım. Yaşlı Pliny'e göre Arabistan'da selenit adı verilen bir taş vardır ve '' bu taşların beyazlığı ayın konumuna göre artar ya da azalır '' Son bir iki yıldır tuttuğum seyir defterinin bu anlamda selenitik bir yan taşıdığı söylenebilir. Gece yarısı, çoğumuz için Orta Afrika gibi değilmi dir ? Çad Gölü'nün kıyılarına inmek, Nil'in beslenme kaynaklarını ve olur ya belki Ay Dağları'nı keşfetmek için yanıp tutuşmaz mıyız ? ''
'' Şayet gecenin kimi diyarlarını fethedip o mevsim gazetelere kendi gizlerimiz konusunda ilgilerini uyandıracak bir şeyler sunabilirsem, bu sayede insanlara onlar uykudayken halen canlı bazı güzellikler olduğunu gösterebilirsem ve bu güzellikleri şiir alemine kazandırabilirsem, işte o zaman gerçek bir hayırsever olabilirim. Gece, hiç şüphe yok ki günden daha özgün ve bayağılıktan uzaktır. ''
'' Kabul etmeliyim ki, ay ışığı düşüncelere dalmış bir yürüyüşçü için yeterlidir, onun içinde taşıdığı aydınlıkla uzantılı olsa da, güneş ışığına kıyasla kalite ve yoğunluk anlamında fazlasıyla aşağı seviyelerde kalır, ancak Ayı yalnızca bize ulaştırdığı ışık miktarıyla değil yeryüzüne ve onun sakinlerine olan etkisine bakarak değerlendirmek gerekir. ''Ay dünyanın, dünya da ayın çekimine kapılır'' ''
'' Çoğu insan gündüz yürür, pek azımız gece yürürüz. Başka tür bir alışkanlıktır gece yürümek. Örneğin bir Temmuz gecesini ele alalım. Saat on civarında insanlar uykuya dalıp günü çoktan ardında bıraktıklarında sığırların sessizce otlandığı kimsesiz çayırların üzerinde ay ışığının güzelliği beliriverir. Her yanda yeni yeni şeyler belirir. Güneş yerini aya ve yıldızlara, orman ardıcı çobanaldatana, kırlardaki kelebekler ateşböceklerine, kanatlı kıvılcımlara bırakır. İnanılmaz değil mi ? ''
'' Küçük ağaçlar ve çalılar sanki bir tufanın ortasında kalmış gibidir. Kayaların, ağaçların, çalıların ve tepelerin gölgeleri bu şeylerin gölgelerinden bile daha çarpıcı görünür. Topraktaki en ufak çarpıklık bile gölgeler sayesinde ele verilir ve ayaklara görece düz gelen yerler bu nedenle pürüzlü ve farklılaşmış görünür. Aynı nedenden ötürü, manzaranın bütünü gündüz olduğundan daha alaca ve pitoresktir. Kayalardaki en ufak girintiler gölgelidir ve mağarayı andırır, ormandaki eğreltiotları adeta tropikal bitkiler boyutundadır. Ağaçlarla kaplı patikalardaki kaya eğreltisi ve çivitotu sizi belinize kadar çiye bulayarak ıslatır. Meşe yaprakları sanki üzerlerinden berrak bir sıvı akıyormuş gibi parıldar. Ağaçların arasından görünen su birikintileri tıpkı gündüz göğü kadar aydınlıktır. Uzaktaki bir uçurum, tepenin yamacındaki parıltılı bir topak parçası gibi görünür. Ormanlar daha koyu ve karanlıktır. Doğa uyuklamaktadır. Ay ışığının ormanın içlerinde küçük parçalarından yansıdığını görürsünüz; neyin üzerinde parlayacağını kendi seçmiş gibidir adeta. Işığın bu şekilde küçük parçalar halinde kırılması, ay tohumu adı verilen bir bitkiyi getirir aklımıza, sanki ay bu yerlere onun tohumlarını saçmış gibidir. '' 
'' Geceleyin gözler ya yarı kapalıdır ya da kendi kabuğuna çekilmiştir. Kontrolü ele alansa insanın diğer duyularıdır. Yürüyüşçünün rehberi de koku duyusudur. Her bitki, her tarla, her orman kendi kokusunu yayar, çayırda bataklık karanfili ve yol kenarındaki solucanotu kokusu duyulur, bir de püskülleri yeni yeni baş göstermiş mısırların o kendine has kokusu vardır. Hem duyma hem de koku alma duyusu daha tetiktedir. Daha önce hiç fark etmediğimiz çayların şırıltısını duyarız. Tepenin yamaçlarını tırmanırken ara sıra sıcak bir hava tabakasının içinden geçeriz. ''
'' Ayın ışıl ışıl parlaması ya da sönük olması yataklarında uyuklayanları pek ilgilendirmez belki, ama gezgin için çok mühimdir. Ay ışığı altında yalnız başınıza pek fazla yürüyüşe çıkmadıysanız, bütünüyle parlak göründüğü anlarda dünyayı nasıl dingin bir neşeye büründürdüğünü bilemezsiniz. Sizin adınıza, bulutlarla sonu gelmeyen bir savaşa girişmiş gibidir. Gerçi bulutların onun hasmı olduğunu düşünmek hoşumuza gider. Karşılaştığı tehlikeleri ışığıyla göz önüne sererek gafil avlar; tüm o karanlık ve devasa bulutlar bir bir ortaya çıkar, sonra birden onları ışığının arkasına savurarak perdeler ve berrak gökyüzünün küçük bir açıklığında muzaffer bir edayla yol alır. ''
'' Richter şöyle diyor ''Kuşların kafesleri neden karanlıkta bırakılıyorsa, yeryüzü de her gün o sebeble gecenin örtüsüyle kaplanır, demem o ki karanlığın sükuneti ve dinginliği içinde, düşüncelerin yüksek ahengini kavramaya daha yatkın olabiliriz. Gecenin dumana ve sise dönüştürdüğü düşüncelerimiz geceleyin, ışık ve yalımlar halinde yanı başımızda durur. Vezüv kreterinin üzerinde dalgalanan dumanın gündüz bir bulut sütununu, geceleyin bir ateş sütununu andırmasına benzer bir durum.. ''
'' Öğrenme yetilerimiz için ay ışığı gün ışığından daha ölçülüdür. Sıradan gecelerde, zihnimizin alışageldiği havadan loş olduğu söylenemez ve ay ışığı, en aydınlık anlarımız kadar parlaktır.. İnsanın ta derinlerinde söken bir şafağın yansıması olamıyorsa gün ışığının ne önemi var ? Sabah, ruhumuzu besleyecek hiçbir şey ortaya çıkarmıyorsa, gecenin örtüsünü neden üzerinden atar ki ? Kuru gösteriş ve parıltıdan ibarettir her şey. ''
'' Kim düşüncelerinde yıldızlara ''gözenekli yurtları'' na kadar eşlik ederek ''çorak dağların ardında'' onlarla birlikte batmaz ki ? Her şey bir yana, geceleyin bile gökyüzü kara değil mavidir, çünkü yeryüzünün gölgeleri arasından uzaklarda doğmakta olan güne, güneş ışınlarının cümbüş yaptığı ufka bakıyoruzdur. ''
1817' de Massachusetts. Concord' da doğan '' Henry David Thoreau '' 1862' de yine Concord' da hayata veda etmiş. 19. yüzyıl Amerika'sının önemli entelektüellerinden, ilk çevreci aktivist diyebileceğimiz Thoreau'nun Excursions (Gezintiler) adlı yapıtından birbirini tamamlayan üç denemesi; ''Yürümek'' , ''Bir Kış Yürüyüşü'' , ''Gece ve Ay Işığı'' ayrıntı ustası bir münzeviden  yürümenin felsefesi üzerine adeta bir ders niteliğinde. Kitabı ilk defa okuduğumda; 161yıl önce hayata gözlerini yuman Thoreau'nun, Yürüyüşü fiziksel bir eylemden çok soylu bir sanat, kişinin içsel dünyasında gerçekleştirdiği yabani bir gezinti olarak nitelendiren, bir yandan da kapitalizmin ''medenileştirdiği'' insanların doğayla ilişkilerine keskin eleştiriler yönelltiğini anlıyoruz. Doğanın donanımlı, tarafsız bir öğretmene dönüştüğü bu metinlerde okuru dingin bir kış sabahına uyandırıp bir kutup gününde ormanın içinden, donmuş nehirlere, kuytu vadilere, buz tutmuş çayırlara, düşman filolarıyla çarpışan aya, kısacası kendi deyimiyle '' İlkel bir çağın saflığı '' na doğru bir gezintiye çıkarıyor.
   Ankara'da bir Pazar sabah Dikmen Vadisi'nde yanımda Thoreau'nun kitabı ile Thoreau ile birlikte yürüdüm... Hazan mevsiminin tam ortalarında sık sık durarak farklı bakış yerlerinden kitabın bazı bölümlerini okudum. Yürüme ve keşif tutkum yıllar içinde giderek artıyor... Yürümenin felsefesi konusunda, yüzyıllar öncesinden aynı şeyleri düşünen bir çok insanın olduğunu ve yalnız olmadığımı görmek beni daha çok motive etti... 
































 
 


 
 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder