Sayfalar

30 Aralık 2015 Çarşamba

YILDIRIM BAYEZİD HAN (BURSA)

Tarihe, özellikle de Osmanlı ve devamında Cumhuriyet tarihine özel ilgim var ve meraklıyım.

Ama Osmanlı'da bir padişah varki: yaptıkları,yapmak istedikleri,yapamadıkları ve karakter özellikleri ile çok küçük yaşlardan bu yana ilgimi çekmiştir.
Onunla ilgili farklı kaynaklardan yazılanları okudum,araştırdım.Anadolu'nun bir çok yöresinde onun bıraktığı eserleri görmek beni hayrete düşürdü.
Bu ilgim onunla ilgili yeni bilgilere ulaştıkça daha da artıyor.Onun tarihte izini sürmeye ısrarla devam ediyorum.
Bursa'ya her yolum düştüğünde yada geçerken külliyesine uğrarım.Orada onun adını taşıyan eserleri gezerken zamanda yolculuk yapar gibi olurum.Şehrin ortasında ama huzur veren o ortamda her defasında yenilendiğimi hissederim.
Yıllardır bu ortamın dört mevsimine tanıklık ettim.Her mevsim farklı bir güzeldir.
Belkide sadece verdiği bir karar,ısrarlı ve atak geçen yaşamında bir karar felakete neden olmuş gibi görünebilir ama bu bile yeniden dirilişe neden olmuştur diye düşünürüm hep.
İstanbul, Fatih Sultan Mehmed Han'ın fethinden 53 yıl önce onun tarafından fethedilse ve Ankara savaşı felaketi yaşanmasa ülke olarak nerelerde olurduk acaba..
Yıldırım Bayezid Han.Farklı ve özel.Aşağıdaki görüntü Yıldırım Bayezid türbesinin tam karşısından selvi ağaçlarının yanından.1400 lü yıllara yolculuğa buradan başlayalım..



1360 yılında Bursa'da dünyaya geldi.Babası Murad-ı Hüdavendigar,annesi Gülçiçek Hatun'dur.
Küçük yaştan itibaren zamanın en mümtaz alimlerinden olanBursa Kadısı Koca Mahmud,Kazasker Çandarlı Halil ve Karamanlı Molla Rüstem'den ilim öğrendi.Babasının seçme komutanlarından askerlik eğitimi gördü,orduları sevk ve idare dersleri aldı.Küçük yaşlardan itibaren savaşlara da katılmaya başladı.Doğuştan kumandan vasıflıydı.Kahramanlığı ve cesareti ile ün yaptı.Çok cesurdu,fevkalade hızlı hareket ederdi.Ordularını da süratle istediği yere sevk ederdi.
Solakzade'ye göre kendisine 'Yıldırım' lakabının verilmesine şimşek gibi hızlı haraket etmesi,yıldırım gibi çabuk olması nedeniyle büyük kumandanlar arasında yer alması neden olmuştur.
Ahmet Dede'ye göre ise; cesur ve öfkeli olduğundan bu lakap verilmiştir.
Neşri'ye göre Yıldırım Bayezid,savaş meydanlarında nereye hücum ederse,göz kamaştıran şimşek ve parlayan kıvılcım gibi hareket ettiği için 'Yıldırım' lakabını almıştır.
Evliya Çelebi, Yıldırım Bayezid'e bu lakabın bir yılda Anadolu'dan Eflak ve Boğdan'a geçip fetihler yaptığı için Emir Sultan tarafından verildiğini iddia eder.
   Müneccimbaşı Ahmet Dede'ye göre Sultan Bayezid, kırmızı ve sarıya çalan beyaz tenli ve değirmi (yuvarlak) yüzlü idi.Burnu büyüktü.Bu bilgilere ek olarak Solakzade,hükümdarın ela gözlü,aslan simalı,kumral sakallı olduğunu ifade eder.
Bazı kaynaklarda 'cüllah sakallı' şeklinde tarif edilmektedir.Cüllah sakalın, çatal sakal anlamına geldiği ifade edilmektedir.Böyle bir sakal modeli başka bir kaynakta veya padişahta tespit edilememektedir.
Heybetli,uzun boylu olduğundan bahsedilir.
Şeyhoğlu Mustafa ise Yıldırım Bayezid'in güleç yüzlü ve usullü tatlı sözlü olduğunu belirtir. 
   1381 yılında Germiyanoğlu Süleyman Çelebi'nin kızı Sultan Hatun ile evlenmiş ve hanımının çeyizi olarak Osmanlılar'a bırakılan topraklara 21 yaşında Sancak Beyi (vali) tayin edilmiştir.
Yıldırım Bayezid, yerleştiği Kütahya'da Osmanlılar'ın doğu sınırlarını muhafaza ve gözetim ile görevlendirildi.
Babası Murad-ı Hüdavendigar onu İslamiyet'i dünyaya yayacak ve Osmanlı sancaklarını yüceltecek bir bahadır olarak yetiştirmiş idi.
'' Ben dünyaya silah taşımak ve benden önde bulunanı mutlaka mağlup etmek için doğmuşumdur '' ve
'' Yenileceğinden korkan daima yenilir ''
sözleri onun özelliklerinin kendisi tarafından ifadesi gibidir.
   Karaman harbi'nin en tehlikeli anında babası Murad-ı Hüdavendigar'ın önünde yer öpüp:
'' Sultanım bana destur ver,sabrım kalmadı.Karamanilerin kanını allah buyurursa yere karam'' demişti.
Son derece cesurdu, Kosova sahrasında develeri öne geçirmek fikri ortaya atılınca babasının kendisine söz vermesi üzerine:
'' Cenab-ı Hakk, cihat uğrunda çarpışan silahlarını açık bir surette korumuştur.Bu türlü bayağı tedbirlere başvurmak Allahu Teala'ya karşı kalp çürüklüğü olur.Düşman ne kadar çok olursa olsun onunla karşı karşıya savaşmak milletimize şeref verir '' demiştir.
   Gayretli şehzade Kosova savaşında da akan bir yıldırım gibi düşman üzerine amansız darbeler indirdi. 
1. Murad, ansızın Kosova'da savaş meydanında savaş öncesi ve sonunda ve bazı rivayetlere göre savaş devam ederken suikast sonucu şehit olunca 1389 yılında tahta geçti.
Tahta geçer geçmez bir hamlede Batı anadolu beyliklerini hakimiyetine aldı.eflak'ı bir seferde Türk yurdu kıldı,Tuna nehri kıyılarına gelinmiş oldu.
Türk akıncıları Bosna Hersek ve Macaristan'ı alarak ilk kez Avusturya içlerine girdiler.Tırnova,Selanik fethedildi.Karamanoğulları,Kadı Burhaneddin ülkesi,Karadeniz sahilleri bir bir alınırken Anadolu Türk birliği sağlanıyor, Memlüklüler ile komşuluk başlıyordu.  


Rumeli'ndeki fetihlere devam ederek sınırları Macaristan'a ulaştırdı.İstanbul'u dört ayrı zamanda 10 yıl boyunca kuşatma altında tuttu.Bu dönemde İstanbul boğazının kontrolü için Anadolu Hisarını yaptırıldı.Şehirde bir Türk mahallesi kurulmasını,hukuksal konularda Türk kadı tayinini,bir cami yapılmasını ve yıllık verginin arttırıılmasını Bizans'a kabul ettirdi.
Bizans'ı kurtarmak için toplanan 100 bin kişilik Haçlı ordusunu 25 Eylül 1396'da, Niğbolu'da ağır bozguna uğrattı.Esir edilen ve fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra padişaha karşı bir daha savaşmamaya yemin eden Avrupalı asilzadeler ve şövalyelere şöyle demişti:
'' Ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum.Gidiniz, ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz.Bana bir kere daha zafer kazanma imkanı sağlamış olursunuz.Zira ben, Allahü tealanın dinini yaymak ve O'nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim'' 
   1400 yılındaki son İstanbul kuşatmasında,muhasara fevkalade şiddetli başlamıştı.Bizans halkı açlıktan kırılıyor,muhafızlarında maneviyat çökmüş bulunuyordu.İmparator 7.Ionnes teslim bayrağını çekmek üzereydi.
Ancak bu defa önceki kuşatmalarda olduğu gibi batıdan gelen bir tehlike kurtarmadı İstanbul'u.Tehlike bu kez doğudan geliyordu.Doğu Türk Hakanı Timur, İstanbul'un fethinin 50 yıl gecikmesine neden olacak sefere çıkmış oluyordu.
   Cengiz Han'ın mirasçısı olma iddiasıyla ortaya çıkan Emir Timur, İlhan'i geleneğin içerisinden bir uç beyliği olarak doğup ortaya çıktıktan sonra zamanla güçlenerek kendisine rakip olma yolunda ilerleyen Osmanlı Devleti'ni ve onun hükümdarı olanYıldırım Bayezid'i bir türlü kabullenememiştir.
Sivas-Amasya-Erzincan bölgesinde Yıldırım Bayezid'in yaptığı her hareketi Timur kendi egemenlik bölgesine tecavüz sayıyordu.
   Yıldırım Bayezid, hiddet ve şiddetinin fazlalığı,yücelik ve yırtıcılıktaki üstünlüğü ile sivrilmişti.Kimseye baş eğmesi düşünülemez, hangi yöne yönelirse devlet ve zafer de onun eline geçmekten uzak kalmazdı.
   Timur Han; Germiyan beyi,Menteşoğlu,Aydın beyi ve Erzincan Hakimi Taharten, Bayezid'in aleyhinde nice sözler söylediler.
Timur Han gerek bu beylerin aşırı kışkırtmalarının tesiri, gerekse düşmanları olup Bayezid'e sığınmış olan Bağdad Hakimi Ahmed Celayir ile Karakoyunlu Kara Yusuf'u istemek üzere Osmanlı padişahına bir name ile birlikte ilk elçilik heyetini gönderdi.
Yıldırım Bayezid ile Timur arasında karşılıklı dört mektup vardır.Ancak bu yazışmalar savaşı önleyememiştir.
Timur'un Yıldırım Bayezid'e ilk mektubu:
'' Rum diyarında melik olan Yıldırım Bayezid! Bil ki,biz kudret ve iktidarımızla insanlık aleminin en büyük kısmını tab'amız haline getirmiş bir hükümdarız.Bu görülmemiş işi,tek başımıza yaptık, senin gibi babamızdan ülkeler tevarüz etmiş değiliz.Aklını başına topla ve Kara Yusuf'la Ahmet Celayir'i topraklarından kov.Emirlerimize karşı gelen hükümdarların akıbetini duymuş olsan gerektir.Siz de o hükümdarların arasına girmekten sakın...''
Yıldırım Bayezid'in Timur'a ilk mektup cevabı:
'' Ey ihtiyar köpek, tekfurdan daha şiddetli kafirsin.Mektubunda bizi korkutmak ve hile ile kandırmak istemişsin.Osmanlı sultanlarını,Acem padişahlarına benzetme.Osmanlı askerleri de, ne Kıpçak ülkesi Tatarı gibi sıradan insanlar, ne de Hint toplulukları gibi başı boş, sere serpe avare kalabalıklar değildirler.Osmanlı askerleri,Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir.Yine sen, Osmanlı askerlerini Şam ve Haleb (Memlük) askerlerine de benzetmeyesin...Bu mektup eline geçtikten sonra savaş meydanına her kim ki gelmeyip kaçarsa, onun eşi üç talakla kendisinden boş olsun.'' 
Timur'un Yıldırım Bayezid'e 2 . mektubu:
'' Sen kendini Allah yolunda cihad eden, bizi ise haksız yere kan döken bir kafir ve beni yeni yetme bir savaşçı saymışsın.Bil ki, ben kırk yıla yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım.Bu cihatlar sonunda kaleler ve ülkeler feth ederek,beldeleri kurtarmakla meşgulüm.Kaldı ki bu halim, dünden daha açık ve kesindir.Bu mücadeleler esnasında, çok sayıda kişi bize itaat etmiş ve yolumuzda canlarını feda etmiştir.Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor,sevgi göstermiyorsunuz? Hem yaşça da senden büyük durumdayım.Bu güne kadar hangi tarafa gittiysem, kısa sürede orayı ele geçirdim.Sivas'ı da kısa zamanda elde ettim.Sen Malatya'yı muhasara ettin, dört ay elde edemedin ve geri dönmek zorunda kaldın.Sinop Kale'sini ne zamandan beridir elde edemedin.Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme.Kaldı ki Sivas'ta ele geçirdiğim adamlarınızdan durumunu anlamış haldeyim.Dolayısıyla pek çok Müslümanı rencide etmek, han ve mallarını harab etmek uygun görülmemiştir.
Bu sebeptendir ki, güzel cevap vermeyi yüksek bir iş olarak bil, ülkeni harap etmekten kurtarmış olursun.Bizimle anlaşma yoluna döner,özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur.Böylece Frenk kafirine fırsat vermemiş olur,biz de, Sivas'tan çekilerek geri döneriz.Bizim niyetimiz ve meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek,böylece kefere dinine yardım etmek değildir.Bizi ve askerlerimizi kafir,dinsiz,sapık itikatlı mezhep sahibi ve çirkin adetleri bulunmakla itham etme.Bizim askerimiz babadan ataya Müslüman ve Müslüman çocuklarıdır.Niçin hidayete layık olmasınlar? Kaldı ki, Osmanlı'nın askerleri çoğunlukla kafirlerden devşirme olduğu açıktır.Davamız cihangirlik olup,saltanatımız adına hutbeler okunmaktadır,sikkeler basılıdır.Müslümanların ulü'l-emri olduğumuzda şüphe yoktur.Bizim soyumuz, İlhan-ı Alişan'a ulaşmaktadır.Eğer samimi selamınızla beraber iyi ifadeler içeren mektubunuz gelirse, her iki taraf arasında yumuşama ve sevgi peyda olur.Aksi halde kılıç ortaya çıkınca, kaleme yer kalmaz ve's-selam.''
Yıldırım Bayezid'in Timur'a gönderdiği 2. mektup:
'' Zamanın cihan sultanı olan Timur-i Köregen (Damat), Sivas'a gelip yerleşmeyi, bizim Tebriz'e yöneldiğimize benzeterek tuhaf kıyaslamada bulunmuşsun.Kaldı ki biz, Kefe'den Şirvan'a varıp, o ülkeye asker çıkarsak, kim mani olabilir? Kıpçak halkı sizden bıkıp usandığı için bizimle beraber olmayı tercih etmektedir.Malatya ve Sinop hususundaki iddianız da doğru değildir.Bazı sebeplerden dolayı muhasaradan vazgeçilmiştir.Yoksa bizim askerimizin azlığı veya sizin askerinizin çokluğundan dolayı olmamıştır.Kastamonu ve Karaman hakimlerinin inatları ve o sırada fırsat bulup,bazı vilayetlerimize saldırmaları,bizim Malatya ve Sinop'taki muhasarayı kaldırmamızı zaruri kılmıştır.İyi bil ki, atam Ertuğrul Han üç yüz kadar gazisiyle beraber, Hülagü Tatar'ından onbin Tatar'ı vurup, Alaeddin Keykubat'a galip gelenleri mağlup etmiştir.Bundan sonra devlet idare etme şerefine nail olmuş, hil'at kendisine verilerek,Allah'ın lutfu ile Al-i Selçuk'un yerine idareyi elde tutması isyan ve baş kaldırma ile olmamıştı.
   Osman Bey'in ilk culusundan itibaren,dört tarafında bulunan kafirlerle gece-gündüz iki yüzbinden fazla askeriyle cihat etmiştir.Bu saltanat yıldızımız bugün dördüncü tabakaya erişmiş ve şimdiye kadar fethettiğimiz kale ve kasabaların sayısı geçmiş sultanların hayalinden geçmesi dahi mümkün olmamıştır.Bizim nazarımızda; dünya ve içindekilerin kıymeti, Allah yolunda cihat etmenin yanında saman çöpü kadar değeri yoktur.Osmanlı askerine Abdullah oğlu demekten fazlasıyla zevk duyarız.Çünkü bütün sahabe-i kiramın ataları kafir iken, kendileri Müslüman oldular.Böyle müslüman olanlar,insafı olmayan müslüman-zadelerden çok çok üstündürler.Siz Sivas'ı harap idüp, ehl-i İslam'ın ırzını payimal etdükten sonra ne denile bilir ki! Siz, ilk suçlamayı kendinizden gidermeye uğraşıyorsunuz.Arapça ve Farsça gelen mektuplarınızda sertlik,kabalık,kibir ve gururdan başka bir nesne yoktu.Al-i Osman, hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir.Mektuplarımız akıllı devlet erkanımızla yapılan istişareler sonrası yazılmıştır.''
   Mektuplar,elçiler savaşı engelleyemedi.
Timur, Osmanlı ordusunu doğudan gelecek diye beklerken Yıldırım Bayezid kuzeydoğudan,Kalecik Ravlı üzerinden Çubukova'da Melikşah köyüne inivermişti.Son derece seri hareket eden Osmanlı ordusunu,hiç beklemediği bir anda bu bölgede görmek Timur'u dehşet içinde bıraktı.Timur baskına uğramıştı.
   Ancak Yıldırım Bayezid oğullarının ve kumandanlarının derhal taarruza geçilmesi hakkındaki ısrarlarını dinlemedi.mertçe ve karşı karşıya harp etme uğruna bu en büyük fırsatı harcadı.
Timur, Maveraünnehir'deki en kudretli ve zırhlarla kaplı kuvvetlerini de getirtmiş olup mevcudu 160.000 idi.
Osmanlı kuvvetleri ise en iyimser tahminlere göre 70.000'i aşmıyordu.
   20 Temmuz 1402 Cuma günü sabahı dünyanın en güçlü iki devletinin orduları birbirine girdi.
Hayal gücünün bu savaşı izah edemeyeceği anlatılmaktadır.
Aydın,Karaman,Menteşe,Germiyan ve Saruhan askerleri karşı tarafa geçince savaşın seyri değişti.
Padişah maiyetinin geri çekilme teklifini de kabul etmedi.Yıldırım Bayezid Han, yardımcı askerleri,Anadolu sipahileri,bazı vezirleri,kumandanları ve oğulları tarafından terk edilmiş olduğu halde 10.000 yeniçerisiyle meydanda kalmıştı.Akşama kadar direndikten sonra düşman birliklerini yarmak üzere harekete geçtiler.Yıldırım Bayezid hala ağır bir harp baltası kullanmakta devam ediyordu.Günün sonunda padişah esir düştü.
Sekiz ay sonra kederinden ve nefes darlığından 8 Şubat 1403'te Akşehir'de 43 yaşında vefat etti.Cenazesi tahnit edilerek Akşehir'de Mahmud Hayrani Hazretleri'nin türbesine konuldu.Timur bir müddet sonra Semerkand'a dönerken Musa Çelebi'ye babası Yıldırım Bayezid'in naaşını Bursa'ya götürmesine ve orada merasimle defnetmesine müsade etti.

 Yıldırım Bayezid tarafından Bursa'nın en doğusuna, bir anlamda şehre gelen ipek yoluna hakim bir tepe üzerine kurulan külliye bütünlüğü içinde; cami,medrese,hamam,imaret,han,ahır,kuyu ve darüşşifa yer almakta idi.Ancak vakfiyesinde iki adet medreseden bahsedilmektedir.Bugün sadece cami,türbe,hamam,medrese ve darüşşifa günümüze gelebilmiştir. 



Cami, Yıldırım Bayezid tarafından 1390-1395 tarihinde inşa ettirilmiştir.Kuzey-güney doğrultusunda art arda iki büyük kubbe, doğu-batı yönünde küçük kubbeli yan eyvanlar ve bu eyvanların iki tarafında aynalı tonoz örtülü birer oda vardır.Tabhaneli ya da zaviyeli cami olarak nitelendirilen cami de asıl ibadet alanının sağ ve sol kısımlarında odalar mevcuttur, bu odalar devletin idari birimlerince kullanılmakta idi.Bazen de gelen misafirler burada ağırlanmakta idi.Bu odaları yöneten kişilere 'zaviye şeyhi' veya 'odabaşı' denilmekte idi.Cami iç tezyinat olarak olarak oldukça sadedir.
Yıldırım Bayezid türbesi, büyük oğlu Süleyman Çelebi tarafından 1406 tarihinde Mimar Hüseyin oğlu Ali'ye yaptırılmıştır.Türbede Yıldırım Bayezid'in naaşından başka; Musa Çelebi(öl.1413), İsa Çelebi(öl.1410) ve iki kadına ait olmak üzere toplam beş adet sanduka vardır.
Asıl türbe kare planlı olup mekanı örten ve sekizgen bir kasnak üzerinde yükselen kubbeye geçiş sivri tromplarla ve Türk üçgenleri kuşağıyla sağlanmıştır.Türbenin büyük bir bölümü kalem işleri ile bezelidir.Kuzeye açılan giriş cephesinin önünde, kırmızı porfir taşından devşirme sütunlara oturan sivri kemerlerin taşıdığı üç kubbeli bir revak bulunur. 
 



Kapının üzerindeki kitabede mimarın adı Ali Bin Hüseyin olarak belirtilir.Türbe,1855 depreminde hasar görmüş, Sultan Abdülaziz tarafından onarımı yapılmıştır. 
Kitabede;
'' Bu cennet bahçesi Murad Han oğlu said merhum ve mağfur Bayezid Han'a aittir.Onu büyük sultan arap ve acem illerinin hakimi Bayezid oğlu Süleyman Han yaptırdı.Allah devletini sonsuz kılsın.
Bu mübarek imarethanenin yapılması Allah'ın zayıf kulu Hüseyin oğlu Ali'nin gayreti ile oldu.Allah her ikisini de bağışlasın''
H.809 / M. 1406 
    
Bursa Ulucami, Yıldırım Bayezid tarafından 1396-1399 yılları arasında mimar Ali Neccar'a yaptırılmıştır.Bursa'nın simgesi...İslam dininin en yüksek mertebeli ibadethaneleri sıralamasında; Mekke'deki Mescid-i Haram, Medine'deki Mescid-i Nebevi, Kudüs'teki Mescid'i Aksa, Şam'daki Emeviye Camii'nden sonra beşinci..Evliya Çelebi'nin deyimiyle Bursa'nın Ayasofyası'dır.Osmanlı'ya uzun yıllar başkentlik yapmış Bursa'ya Yıldırım Bayezid'in en güzel armağanı..Anadolu Türk mimarlığının en büyük camisi, Erken dönem Osmanlı sanatının en önemli örneğidir.Her köşesi eşit detaylandırılarak Osmanlı mimarisinin kullandığı genel etkiyi en iyi yansıtan abidevi eserdir.Türkiye'de bulunan 80 ulu camiden en bilinenidir ve ortasındaki şadırvanıyla da ünlüdür.
   Ulucami hakkında geliştirilen çeşitli hurafeler vardır.Kıble duvarındaki vav işaretinin yanında Hızır Peygamber'in bulunduğu, işaretin önünde namaz kılanların her duasının kabul olunacağı, caminin kuzeybatı penceresindeki parmaklıkların Davut Peygamber'in demirleri olarak tanıtılması ve o parmaklıklara yapışarak dua edilmesi gibi.
   Camii ile ilgili hikayelerde vardır;
Sultan Yıldırım Bayezid camii bitince Emir Sultan Hazretlerine '' Camii nasıl oldu?, bir eksiğimiz var mı acaba?'' diye sormuş.Emir Sultan da '' Camii çok güzel oldu sultanım ama meyhanesi eksik kalmış.'' demiş.Yıldırım Bayezid'in o dönemlerde içki içtiği bazı kaynaklarda söylenmektedir.
Bu cevaba çok şaşırmış,üstelik bunu söyleyen peygamberimizin torunlarından biriyken.. '' Nasıl böyle bir şey söylersin,hiç camiiye içki sokulur mu? Çok günah '' demiş.İstediği dersi vermek üzere olan Emir Sultan cevap vermiş hemen.. '' Sultanım sen insanın yaptığı mabete içki sokmaya günah diyorsun da, Yaradanın yarattığı bu vücuda içkiyi nasıl sokuyorsun.'' demiş.
   Bir başka hikaye;
Demirci Kambur Bali usta..Ulucami'nin yapılışında çalışan,arkadaşı Hacivat ile işçileri güldürdüğü için öldürülen ve Türk gölge oyununun en önemli karakteri yani Karagöz..
Hikayeye göre, karagöz ve hacivat, Bursa'da Ulucaminin yapımında görevli iki işçidir.Camiyi kısa sürede bitirmek zorunda olan işçiler var güçleriyle çalışmaktadırlar,çünkü padişah gelirde caminin bitmediğini görür ise başta ustabaşı olmak üzere bilcümle işçinin boynunun vurulması tehlikesi vardır.ama karagöz ve hacivat boş durmamaktadırlar ve sürekli atışmaktadırlar birbirleriyle.bu atışmalar o kadar eğlenceli olur ki diğer işçiler hatta çevredeki halkta inşaatın yanına gelip onları dinler.tabi ki caminin yapımı aksar bu oyalanmalar nedeniyle.Ve Yıldırım Bayezid seferden döner.caminin daha bitmediğini hatta yarısının bile yapılamadığını görür ve tahmin edebileceğiniz gibi çok öfkelenir.hemen sorumluların bulunmasını ister.herkes can derdindedir.karagöz ile hacivat'ın atışmalarını çok seven işçiler ve ustabaşıda olmak üzere herkes bu çok konuşan ikiliyi suçlarlar.ve ferman verilir karagöz ile hacivat'ın kellesi kesilecektir. ki kesilir.ve karagöz ile hacivat, Türk temaşa sanatındaki efsanevi yerlerini alırlar.     
Yıldırım Bayezid her gün belirli bir zamanda herkesin kendisini görebileceği bir yerde durur,dört bir yandan gelen tebasının şikayet ve arzularını dinler,haksızlığa uğrayanların haklarını derhal iade ederdi.kadıların hükümlerine kesinlikle karışmaz ve kimseyi karıştırmazdı.
   Bir gün padişahın mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu.Mahkemede herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi.Devrin Bursa kadısı Mola Şemseddin Fenari dik dik padişahı süzdükten sonra şu hükmü verdi.
   ''Senin şahitliğin geçersizdir.Zira sen namazını cemaatle kılmıyorsun.Elinde imkan olduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri yalancı şahitlik edebilir demektir''
   Bu itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid'in hiddetlenmesini bekliyordu.Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti.Bu hadiseden sonra sarayının yanı başına bir cami yaptırdı ve namazlarını cemaatle kılmaya başladı.
   Yıldırım Bayezid Han hakkında ilk Osmanlı tarihçilerinden Ahmedi:
'' Ata ve dedeleri gibi adil ve kamil idi.İlim ehlini çok sever, onlara hürmet gösterir, ihsanlarda bulunurdu.Osmanlı diyarında mamur olmadık yer bırakmadı '' der.   


1 yorum :

  1. Öncelikle blog sayfanız hayırlı olsun. Sizin sayenizde Ecdadımızı ve bizlere bırakmış olduğu bu mirasları bize tekrardan hatırlattığınız için size ve sizin gibi ülkesini vatanını seven ve bu sevgiyi millete aşılamaya çalışanlara çok teşekkür eder minnettarlık duyarız. Allah siz ve sizin gibileri bu ülkede eksik etmesin. Sayenizde belki hiç gitme fırsatı bulamasak bile bu paylaşımlarnızdan ve bilgilerinizden o duyguyu hissedeceğiz ve sizi takip ederek hayatı renklendireceğim saygılarımla... İbrahim ER..

    YanıtlaSil