Sayfalar

1 Ağustos 2026 Cumartesi

 DİVRİĞİ 'NİN GÜZELLİKLERİ VE GİZEMLERİ ARASINDA GÜZEL BİR GÜN  ( DİVRİĞİ / SİVAS )

'' Sen daha Sivas Divriği'yi , Ahlat'ı , Mardin'i görmemişsin ; Venedik'i görsen ne anlayacaksın ?  Divriği Ulu Camii'ni görmeyen o taş işçiliğindeki muazzam estetiği bilmeyen adam, gidip Paris'te Notre Dame'a bakınca sadece '' büyük bir bina '' görür. Ruhunu yakalayamaz, Kendi kökünü, kendi sanatını bilmeyen; başkasının medeniyetini kıyaslayamaz, idrak edemez. Zinhar '' Orada ne işim var ? '' demeyin. Gideceksiniz ... '' der İlber Ortaylı. Sivas Divriği Ulu Cami'sini uğruna seyahat edilmesi gereken, taş işçiliğinde zirve kabul edilen bir başyapıt olarak tanımlar.

Sivas'tan Divriği'ye gitmek için iki yol var. Giderken daha yükseklerden, geçitlerden geçen yolu tercih ediyorum. Sivas - Divriği arası bu yoldan 155 km. Dönüşüm ise ; Divriği - Kangal - Ulaş yolundan olacak. 
Sivas'tan sonra 30 km ilerlediğimde ilk olarak '' Eğribucak Kayalıkları '' ile karşılaşıyorum. Bundan dört ay önce Sivas dağcılık grubu ile bu bölgede harika bir hafta sonu aktivitesi yapmıştık. Kayalıklar, yaklaşık 30 milyon yıl önce  yatay olarak çökelmiş yapının tektonik hareketlerle dikleşmesi ile oluşmuş. Burası bir jeoturizm alanı. Kayalıklarda; küçük şelaleler, manastır kalıntıları ve kaya içerisine oyularak yapılmış gözlem kuleleri bulunuyor. Sarp kayalıklardaki oyuklarda arılar tarafından oluşturulan doğal kovanlardan sızan bal görüntüsünden dolayı, '' Ballı Kayalar '' diye de adlandırılıyor.
Deniz seviyesinden 1780 metre yükseklikteki saha 25 km2 lik bir alanı kaplıyor. Doğal ve kültürel jeomiras açısından çok değerli bir bölge. Sivas'ın Eğribucak Köyü yakınlarında, Dünya'daki Mars olarak adlandırılan bu coğrafyanın; kanyonlarında, geçitlerinde ve tepelerinde hiç bitmesini istemediğim dolu dolu bir gün geçirmiştik. 

NASA' nın da araştırmalar yaptığı bu müthiş bölgede Mars'ın kızıl ortamında olma rüyasından bizi uyandıran tek şey gökyüzünün maviliği olmuştu...
İnandıklarımdan ve istediklerimden bir an bile vazgeçmeden, korku ile arkama bakmadan, daha çok tutku, daha çok heyecan ve daha deneyerek öğreneceğim yolda olmalardan birinin içindeyim. Bu coğrafya da ilerlemek beni heyecanlandırıyor.

Dağları, dereleri, tarihi köprüleri geçiyorum...

Efesli ünlü filozof Herakleitos'a göre '' her şey akar ve sürekli değişir ''. Bu görkemli coğrafya da manzaralar hep değişiyor.

Bir yere ulaşmak kadar yolda olmanın tadını, sık sık durarak ve tarih içinden gelen manzaraları seyre dalarak çıkarıyorum.

Divriği'ye nihayet geldim. Divriği Ulucami'ye uzaktan bakıldığında komple cami gibi görünüyor. Fakat bir bölümü Darüşşifa. Yani akıl ve sinir hastalarının tedavi edildiği merkez.
Bir insan hiç pratik yapmadan, deneme yanılma olmadan tek seferde dünyanın en karmaşık taş yapısını nasıl inşa edebilir ?  Genelde bir mimar önce çıraklık eseri inşa eder, hatalar yapar, gelişir ve ustalık eserini verir. Mimar Sinan gibi ...
Ama Divriği Ulu Cami'nin mimarı '' Hürremşah '' öyle değil. Tarih sahnesine çıkıyor, 1228 yılında taşı adeta hamur gibi yoğurup bugün bile kopyası yapılamayan UNESCO'nun koruma altına aldığı bu yapıyı yapıyor. Binlerce motif işliyor. Ve hiçbiri birbirinin aynısı değil.
Statiği öyle bir ayarlıyor ki; depremler binayı yıkamıyor. Ve sonra ?  Sonrası yok ... Hürremşah'ın tarihte bilinen başka hiçbir eseri yok. Sadece dünyaya bu eseri yapmak için gelmiş ve görevini tamamlayıp kaybolmuş. Bir mimarın ilk ve tek eserinin bir dünya harikası olması tarihin en büyük gizemlerinden biri.
Dışarıdan sade görünen yapıya ve kapılara yaklaştıkça karşılaştığımız detaylar çok büyüleyici. Özellikle anıtsal kapılar, bu kompleksin kalbi. Her biri bir sanat eseri, her biri bir sır taşıyor.
Başta kapıları ve sütunları olmak üzere, Ahlatlı ve Tiflisli ustaların elinden çıkmış taş işçiliğinin en nadide ve en ince örneklerini sergileyen Divriği Ulu Cami, Sanat tarihçileri tarafından  '' Divriği Mucizesi '' , '' Anadolu'nun Elhamrası '' ifadeleriyle anılıyor. 1228 - 1229 yıllarında yapımına başlanan ve 1243 yılında tamamlanan Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, UNESCO Dünya Miras Listesi'ne Türkiye'den giren ilk eser. İslam mimarisinin başyapıtlarından sayılan bu yapı, Mengücek Divriği Meliki '' Ahmed Şah '' döneminde inşa edilmiş. Yapının cami bölümü Ahmed Şah tarafından; Darüşşifa (hastane) bölümü ise aynı tarihte, Ahmed Şah'ın eşi '' Melike Turan Melek '' tarafından yaptırılmış.
Divriği Ulu Cami Darüşşifası'nın Taç Kapı olarak adlandırılan giriş kapısı önündeyim... Selçukluları simgeleyen beşgen ve sekizgen yıldız motifleriyle süslü olan kapının iki yanında rozet şeklinde bitkisel bezemeler yer alıyor.
Kapının ortasında ayrıca, yapının dengede olup olmadığını gösteren bir denge sütunu bulunuyor.
Denge sütununun sağ ve sol kısımlarında, hilaller içerisinde, '' Süleyman Mührü '' olarak nitelendirilen altıgen yıldızlar göze çarpıyor.
Darüşşifa Taç Kapısı, sağlığa açılıyor. Cami ve Darüşşifa'nın bir arada olması ile ortaya konan sosyal işlevi burayı eşsiz kılıyor. Darüşşifa'nın kapısı da cami kapıları kadar görkemli. Burası inanç farkı gözetmeksizin herkese sağlık dağıtan bir merkezmiş. Darüşşifa kapısında kadın ve erkek figürleri olduğu, ancak 19. yy. da tahrip edildiği için yüzlerinin seçilemediği belirtiliyor. Kadın figürün Selçuklu dönemine ait örme saçları olduğu düşünülüyor.
Taç kapıdan geçerek, Ulu Cami'nin güneyine bitişik Darüşşifa'ya giriyorum. Bu Darüşşifa Anadolu'da yapılan ve günümüze ulaşanların en eskisi ve en önemlileri arasında. Şifahane, Osmanlı döneminde pozitif ve dini ilimler verilen medrese olarak da kullanılmış.
Darüşşifa iki katlı, avlulu, eyvanlı bir hastane formunda inşa edilmiş. Giriş kapısının karşısında büyük bir eyvan ve yanlarında küçük eyvanlar bulunuyor.


Sağlı sollu hasta odaları da yapılmış. Yapının ortasındaki sekizgen havuzdan yükselen su sesi, özellikle ruh ve sinir hastalıklarının tedavisinde şifa kaynağı olarak kullanılmış.
Şifahanenin ortasındaki havuzun, taş duvarlardaki motiflerin sağladığı dinginlik boş duvarlara rağmen günümüzde de hissediliyor.

Şifahanenin içinde bir odada Ahmed Şah, eşi Turan Melek ve ailesinin kabirleri de yer alıyor. Türbe kapısının üzerinde tasavvufi ve sembolik anlamlı bir motif işlenmiş.
Motifin üst bölümü tabut kapağına benziyor. Motif, ortasında ters kalp ile birleştirilmiş ve kefelerinde kalplerin tartıldığı bir teraziye benzemekte. Bu motifin anlamı; bu dünya bir sınav yeridir, bu dünyadan ayrılırken malınız, mülkünüz değil teraziye konulacak şeyler kalplerinizin içindekiler olarak yorumlanıyor.
Görüntüde sağ ve sol üst bölümlerdeki yelpaze şeklindeki yapıların her birinin altında ayrı ayrı ezan okunduğunda farklı tonlarda ses yansımalarının olduğunu görmek, mimarisine olan hayranlığımı daha da arttırıyor.
.Evliya Çelebi yapıyla ilgili :  '' Üstad, mermer bu camiyi öyle emek sarf edip, kapı ve duvarları öyle nakış bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır. '' demiş.

Ulu Cami'nin kuzey kapısı, üzerindeki Cennet tasviri içeren motifler nedeniyle '' Cennet Kapısı '' olarak anılıyor. Divriği Kalesi'ne baktığı için Kale Kapı, cemaatin giriş kapısı olduğu için Cümle Kapısı olarak da biliniyor.
Kapının üzerinde, Selçuklular da ebediyeti, ölümden sonraki ahiret hayatını ve cenneti sembolize eden hayat ağacı motifleri ve sonsuzluğu ifade eden rozetler bulunuyor.
Batı Kapısı'nda olduğu gibi Cennet Kapısı'nda da, yılın belirli zamanlarında kadın silueti şeklinde bir gölge beliriyor. Özellikle Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi'nde dini ve sivil mimari de sıkça rastlanılan hayat ağacı motifinin, Orta Asya kurganlarındaki keçelerde ve ahşap malzemelerde bulunması nedeniyle Türklerin Orta Asya'dan itibaren kullandıkları bir sembol olduğu düşünülüyor. Barok tarzını andıran kapıda, alt kısımdaki ateşler üzerindeki sade kazanlar cehennemi hatırlatıyor. Motifsiz ve boş bırakılan kazan figürleri ile cehennemin boş kalması umudu simgelenmiş ...

Şaman inançlarına göre, ölen bir şamanın ruhunun gökyüzüne çıkışında bir merdiven görevi gören hayat ağacının dünyanın merkezinde olduğu kabul edilmiştir. Ahireti ve sonsuzluğu betimleyen hayat ağacı motifi, evrenin direği, barışın, bereketin ve kudretin sembolü olarak da görülüyor.
Hayat Ağacı tasvir edildiği esere, önemli bir yapı olduklarını belirten bir değer kazandırıyor. Sonsuzluğun sembolü olarak kozmik ağaç gibi soyut anlamlar yüklenmiş olan Hayat Ağacı, devletin koruyucu gücünü sembolize etmesi ile devlet ağacı olarak da nitelendirilmiş. Kutsal ağaç, altın ağaç, cennet ağacı gibi adlarla da anılmakta.
Kuran-ı Kerim'de cenneti anlatan ayetlerdeki eşsiz cennet nimetlerinin tasvirleri burada taşa nakşedilmiş.
Sağ taraftaki yıldız bordüründe '' Adaletli Sultanın mutluluğu, egemenliği ve saadeti ebedi olsun '' ifadesi, simetrisinde ise Ayetü'l - Kürsi'nin, '' Allah'tan başka ilah yoktur, sadece O vardır '' kısmı yazılı. Hayat ağacı motifleri de sonsuzluğu ifade eden rozetlerin bulunduğu kısımda yer alıyor. Kitabesinin başlangıcında '' gül '' sonunda ise '' bülbül '' motifi var. Gül Peygamberimizi, bülbül ise onun Allah'a olan aşkını anlatmakta.





Asırlar önce, güneşin doğuşundan batışına yıldızların çıkışından kayboluşuna kadar birçok konuda ince hesaplamalar yapan mimar ve ustalarca inşa edilen Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, mimari yapısıyla tam bir şaheser. Taç Kapısı'nda (Batı Kapı) Mayıs ve Eylül ayları arasında, ikindi vakti görülen yaklaşık 4 metre uzunluğundaki '' namaz kılan erkek silueti '' ni görmek yaşamımın unutulmaz anlarından biri oldu.
 

Divriği Ulu Cami'nin batı kapısı bir kilim ve danteli anımsatan ince taş işlemeciliği ile '' Tekstil Kapı '' olarak da biliniyor. Kapının orta kısmında tasavvufta Allah'ı temsil eden lale ve lale yaprağı motifleri bulunuyor.
Mayıs ile Eylül ayları arasında, ikindi namazından önce insan şeklinde kapıda beliren siluet, önce Kuran okuyan, namaz saati yaklaştığında ise ellerini bağlayarak kıyamda duran bir insan şeklini alıyor.
Kapının sağ tarafındaki Çift Başlı Kartal, güç ve asaletin simgesi ve soldaki başı eğik Şahin ise Mengüceklerin Selçuklu'ya bağlılığını sembolize ediyor.


Ancak bu kapının en çarpıcı yönü, Gölge Oyunu ... Bu '' sciograpy '' (gölge yazımı) tekniği, 13. yy'da bir mimarın mühendislik dehasını ortaya koyuyor. Bu gölge oyununun yıllarca farkına varılmamış. 2005 yılında bir turist bu gölgeyi fotoğraflayınca, bu mühendislik harikası ortaya çıkmış.
Yapıda kullanılan üç boyutlu, yüksek kabartma tekniği ile işlenmiş, danteli andıran taş oymacılığı dünyada bir benzeri olmayan sanatsal değerler taşıyor. Bu incelikli işçilik, sanatsal kapıları adeta birer heykel sanatına dönüştürüyor. İlk bakışta simetrik gibi görünse de birbirini tekrarlamayan binlerce motifin kullanılması, dönemin Türk - İslam sanatındaki simetri anlayışını yıkan özgün bir estetik sunuyor. Caminin kuzeybatı köşesindeki kesme taş minarenin 1565 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığı kitabe de yer alıyor. 
Şimdi Cami'nin içindeyim. Ulu Cami dikdörtgen planlı, tamamen kesme taştan yapılmış. Dışı süslemelerle bezenmiş, dış mekanın aksine içi daha sade tutulmuş.

Divriği Ulu Cami iç mekanında, caminin batı kapısı tarafındaki sütunların Mimar Sinan tarafından güçlendirildiği biliniyor.
Caminin taş mihrabı da  çok dikkat çekici. Saray kapıları havasındaki mihrap sivri kemerli bir niş şeklinde yapılmış.
Mihrabın üzeri ters, içi dolu ve içi boş kalplerle süslenmiş, tepe noktasına da lale motifi yerleştirilmiş.

Mihrabın önündeki alanın üzerindeki kubbede yıldız şeklinde dört küçük pencere yer alıyor. Gün ağarırken pencerelerden süzülen ışıklar sabah yıldızı görüntüsü veriyor.

Caminin doğu kısmında yer alan Şah Kapısı, Şah'ın ibadet için camiye girişte kullandığı kapı. Klasik Selçuklu üslubunda, mütevazi bir görünüme sahip. Kapının insan boyutundan küçük yapılmasının amacı, tevazu ve kulluk bilincini yansıtmak ve Şah'ın yalnız Allah'ın huzurunda eğileceğini vurgulamak için. Kapıdaki kitabede, '' Mülk, Kahhar ve tek olan Allah'a aittir '' ayeti yazılı. Şah kapısında saat 09.00 sıralarında oluşan ve eseri yaptıran Ahmed Şah'ın başını temsil ettiğine inanılan gölgeler de, hayret uyandırıyor. 

Caminin minberi de Anadolu Camileri arasında benzersiz özelliklere sahip. Abanoz ağacından, kündekari tekniği ile yapılan minber, ağaç işçiliği açısından önemli bir eser. Minbere kabartma yazılar ile ayet ve hadisler işlenmiş, bitkisel motifler ile de süslenmiş. Minber cami ile aynı dönemde yapılmış ve orijinalliği korunmuş. 

Minber, büyük bir özen ve incelikle işlenmiş, sülüs yazı kuşakları ve yıldız motifleriyle hayranlık uyandırıyor.

Camideki bazı ahşap oymalar Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyorlar.
Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası' nda da oldukça sık kullanılmış olan hayat ağacı motifinin; çini, taş ve benzeri bezemelerde oldukça sık kullanıldığı mimarideki en özgün ve güzel örnekleri : Divriği Ulu Cami Cennet Kapısı'nda, Sivas Gök Medrese de, Kayseri Şah Cihan Hatun Kümbeti'nde, Erzurum Çifte Minareli Medrese ve Yakutiye Medresesi'nde görülüyor. Divriği Ulu Cami ön avlusundan Divriği görüntüsünü izledim.
Burada neredeyse yarım gün geçirdim. Daha önce yapı ile ilgili aldığım notlardan detayları aramaya ve görmeye çalıştım. O kadar çok özellik ve güzellik var ki : Tekrar tekrar gelip bu sırları aramak gerekir ... Belirli aralıklar la görevliler eseri çok güzel anlatıyorlar. Bu anlatıma da katıldım. Ücretsiz bu tanıtım turuna katılarak Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası'nın hayret uyandıran bir çok özelliğine tanık olabilirsiniz.
Divriği Ulu Cami'nin kuzey avlusundan Divriği Kalesi ve Mescidi görülüyor. Divriği Kalesi şehrin kuzeyinde Çaltı Irmağı'na bakan kayalıkların üzerinde bulunuyor. Mengücekliler tarafından yaptırılmış olan kalenin güney-kuzey açıklığı 400 metre, doğu-batı eni ise 200 metre kadar. Dış kalenin sur uzunluğu yaklaşık 1 km. Dış ve iç kaleyi meydana getiren duvarlar boyunca kare, poligonal, dairesel bir çok burç var. Dış kale, güneybatı ve batı yönlerindeki iki kapı ile şehre açılıyor. Kalenin içine 1180 yılında Süleyman Şah oğlu Emir İshak tarafından yaptırılan Kale Mescidi, uçurum kıyısındaki konumu ve aynı dönem yapılan diğer eserlerden ayrılan mimarisi ile en eski ve tek örnek olma özelliğini de taşıyor. Eser, Türklerin Anadolu'yu fethinden sonra yapılan minberli cuma camilerinden. Mescidin taç kapısı, Anadolu taç kapılarının ilki ve taş oyma sanatının gelişmesinde ise ilk örnek olarak biliniyor.
Divriği Ulu Cami gezimi tamamladığımda öğlen saatleri gelmişti. 15 dakika süren bir yürüyüşten sonra Divriği'nin tarihi çarşısına geldim. '' Hüma Hatun Sokağı '' Türkiye'de ilk defa tanıtılan Ahi Kadın esnaflar teşkilatını oluşturarak, ahilik kültürünü yaşatmaya çalışan bir proje olarak düzenlenmiş. Divriği Yukarı Çarşı'da Nebi Paşagil ailesinin vakıf dükkanları üzerinde yapılan bu proje ile oluşturulan Hüma Hatun Sokağı'nda,12 ayrı kadın işletmecinin işlettiği el sanatları ve yöresel yiyecek dükkanları sıralanıyor.
Divriği'nin zengin tarihini ve kültürünü ziyaretçilere aktaran ve eski arasta niteliğini koruyan sokak, Divriği'nin tanıtımına büyük katkı sağlayarak kadın girişimciliğini destekliyor ve yerel kültürü canlı tutuyor.
Hüma Hatun Sokağı'nda, Meşhur Divriği Pilavcısı / Zeliha Abla'nın Yeri'ne geldim. 

Divriği'de Mengücekler döneminden itibaren yapılan, Alatlı Pilav, Şah Pilavı, Uyuyan Pilav isimleri ile de bilinen Divriği Pilavı, hem resmi tören yemeği olarak yapılan hem de özel günlerde özel misafirlere ikram edilen 800 yıllık şehir kültüründen süzülen bir lezzet.
Bugüne kadar bu enfes lezzeti, Zeliha Abla'nın yerinde iki defa yeme imkanı buldum. Yanında mutlaka hoşaf ile birlikte sunuluyor. Pirinç, nohut, dana veya kuzu eti, kuru üzüm ve badem ile hazırlanan Divriği pilavı benzersiz bir tat.
Alışkanlık yapacak türden olan bu lezzet, pilav standartlarınızı değiştirecektir... Güzel bir lezzet arasından sonra Divriği Cam Terasa çıkarak yükseklerden Divriği'yi izleme zamanı geldi.
Paha biçilmez kültür değerleriyle ve tabiat harikalarıyla donanmış olan Anadolu'nun eşsiz mirası Divriği, ülkemizin özel ilçelerinden biri. Urartulardan başlayarak Romalılara, Pavlikanlara, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine uzanan tarih çizgisi, Divriği'ye muazzam bir kültürel ve medeni birikim kazandırmış. Bu tarihi seyrin odağında kuşkusuz Mengücekli Beyliği yer almakta. Divriği'yi özellikli kılan en önemli değer Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası hemen aşağıda tüm dış ayrıntılarıyla seçilebiliyor. İnsan elinden çıkmış en güzel eserlerden biri olan Ulu Cami ve Darüşşifa, kendisine bakanı şaşırtan ve büyüleyen bir güzellikler sahnesi gibi... Bu benzersiz eser, kendisini hayal edenlerin, yaptıranların, inşa edenlerin ve bezeyenlerin nasıl bir uygarlık ve sanat birikimine sahip olduklarını gözler önüne seriyor.
Bir yandan yaz esintileri ile serinlerken ve eşsiz manzaranın tadını çıkarırken diğer taraftan ise Divriği de gezeceğim yerleri kuşbakışı seçmenin keyif veren ayrıcalığını da yaşıyorum.
Yükseklerden Divriği Kalesi, Kesdoğan Kalesi, Çaltı Irmağı ve derin kanyonlar nasıl da görkemli görünüyorlar. Karasu ile birleşerek Fırat nehrinin en büyük kollarından birini oluşturan Çaltı Irmağı vadisi yürüyüş için oldukça davetkar... Belli dönemler de koruma altına alınan dağ keçilerinin dikkatli bakıldığında görülebildiğini öğreniyorum. .
Divriği, Anadolu mirasında seçkin ve özgün bir yer tutuyor. Binlerce yıldır demir cevheri çıkarılan ve işlenen toprağının sunduğu zenginlik, Divriği'ye özel bir atmosfer, eşsiz bir renk katmış. Urartulara kadar takip edilebilen geçmişinden Cumhuriyet'le açılan modern çağa, demirin Divriği'ye kattığı cazibe açıkça görülüyor.
Ücranın da ücrasında, adeta boşlukta aniden beliren bu uygarlık birikimini madenin zenginlikleriyle açıklamakta mümkün.
Seyir terası alanında Divriği manzarasına karşı yapılmış Kafe de oturarak soğuk bir şeyler içtim.


Divriği'yi yukarılarından keşfettikten sonra tekrar Yukarı Çarşı'ya iniyorum. Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası altındaki yeşil alandan Seyir Terası bölgesine bakıyorum.
Adım adım tarihe yürüyüşüm de önce bir Kümbet karşıma çıkıyor. Türklerin İslamiyet'i kabul ettikten sonraki dönemlerde, çadır sanat geleneğinin mimariye yansımış etkisi ile oluşturdukları taş mezar anıtları olan Kümbetler de; cenazelik, mumyalık veya kripta gibi isimlerle anılan bir bodrum katı üzerinde, silindirik ya da çokgen gövde yer alıyor. Bunun da üzeri, içten kubbe dıştan konik ya da piramidal bir çatı ile örtülüyor. Divriği'de Mengücekoğulları dönemine ait kümbetler içinde en önemlisi, üzerinde eski Türk hükümdar ünvanlarının da kullanıldığı Şahinşah'a ait olan '' Sitte Melik '' kümbeti.
Kümbet'den kısa bir yürüyüş ile Divriği Aşağı Hamamı (Hamam-ı Süfla ya da Ali Kaya Hamamı) karşıma çıkıyor.
Halk arasında '' Ciniviz Hamamı '' da denen yapı, Mengücekli döneminden kalma bir eser. Divriği'nin batısında  Pireyp ( Pir Eyüp ) adı verilen bölgede çeşitli çaylar bulunuyor. Divriği'ye yaklaşık 30 dakika uzaklıktaki bu bölgenin çaylarını dağlardan gelen tatlı sular oluşturuyor. Ayrıca bu bölgedeki çaylardan biri yıllar önce, Aşağı Hamam adıyla bilinen Ali Kaya Hamamı'nın su ihtiyacını karşılamış.
Abuçimen deresinin yamaçlarındaki gözlerden gelen sodalı suyundan dolayı '' Acıhamam '' , Hamam-ı Bala ve Hamam-ı Ulya'ya göre daha aşağıda kaldığı için  '' Hamam-ı Süfla (Aşağı Hamam) '' ve harap olduktan sonra Kayaoğlu ailesi tarafından onartıldığı için '' Kayaoğlu Hamamı '' denilmiş.
Cumhuriyet Dönemi eserlerinden olan ve Anayurdu demir ağlarla ören Divriğili; '' Nuri Demirağ '' ın öncülüğünde yapılan Divriği Tren Garı'na gittim. Tren Garı'nın tarihi ortamından Divriği'ye baktım...
Anadolu'nun inanç özgürlük ve hoşgörüsünü yansıtan yapıların önünden geçtim...
Kendine özgü mimari dokusunu koruyan Divriği, tarihi konaklarıyla da ilgi çekiyor. Abdullah Paşa Konağı, Abdullah Paşa tarafından, plan ve tezyinattaki hüneri ile bölgede nam salmış olan Ömer Usta'ya XX. yy. da yaptırılmış. Divriği'de yapılan Paşa konaklarından sonuncusu. Ahşap çatkı arası kerpiç dolgu tekniğinde, üç katlı olarak inşa edilmiş. Divriği'nin klasik ev tiplerinden farklı yapıda. Kış - yaz odaları ve yıldız köşkü mahalli ile Anadolu sivil mimarisinin güzel bir örneğini sunuyor.
Konağın üst kat odalarını süsleyen ahşap çarkıfelek motifli tavan, boy pencereleri, cümle ve bahçe kapıları, ahşap motifli pencere kenarlıkları dikkati çekiyor. Sokak kapısının girişinde solda kör kuyu, sağda ise kitabeli bir çeşme bulunuyor.
Divriği'yi bugün çekici bir kültür odağı yapan bir unsur da ahşap evler, konaklar ve bunları bütünleyen sokak dokusu. Öyle sokaklardan geçiyorum ki : Zamanda yolculuk başlıyor. 150 yıl öncesinde Divriği sokaklarında yürüyor hissine kapılıyorum ...
İçlerinde ve avlusunda hayatın devam ettiği Divriği evleri, görkemli konaklardan mütevazi evlere kadar, yüzlerce yılda olgunlaşan muaşeretin ve hayat tarzının yuvaları olmuşlar. Bazıları kamusal amaçlarla kullanılan tescilli, yüzlerce Divriği konağının yakın gelecekte turistik amaçlarla kullanılacağını tahmin etmek zor değil. Belki bu ahşap mirasın korunmasının çıkar yolu, onları yerli ve yabancı misafirlere açmak olacaktır.
Mühürdarzade Konağı, yaşayan konakların en güzel örneklerinden. Aynı zamanda '' Nuri Demirağ Müzesi '' olarak da hizmet veriyor.

Nuri Demirağ Müzesi 1886 - 1957 yılları arasında yaşayan Divriğili iş adamı ve siyasetçi Nuri Demirağ'ın konağı.
2 katlı, ahşap ve kerpiçle inşa edilen, beyaz sıvalı cumbalı geleneksel bir Divriği Evi'nin bahçesindeyim. 19. yüzyıl ortalarında inşa edilen ev, zaman içinde birkaç onarım geçirerek günümüze ulaşmış. Doğu-batı ekseninde konumlanan ev, harem ve selamlık olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. Selamlık, evin batı tarafında geniş bir avlu içinde yer alıyor.
Avlu, çift kanatlı ahşap bir kapı ile ayrılıyor ve içerisinde çeşmeler, at örtmesi gibi birimler bulunuyor.  Selamlık dairesi, zemin katında ahır ve depo gibi mekanları içerirken, üst katta yaz odası, kış odası ve kahve ocağı gibi odalar bulunuyor. Harem bölümü ise doğuda yer alıyor ve çatı arasındaki köşke çıkan merdivenlerden ulaşılıyor. Harem dairesinde toy hane girişi, çeşitli odalar ve mutfak bulunuyor
Ev, tarihi dokusunu koruyarak günümüzdeki hem müze hem yöresel lezzetlerin bulunduğu güzel bir restoran olarak kullanılıyor. Burası bir aile işletmesi. Lezzetlerin güzelliği sunum ve içtenlikle birleşiyor.
Oturduğumuz masa, evin dışarıya kapalı saklı bahçesinin mükemmelliğinin yanı sıra Divriği'nin güzelliklerine bakış sağlıyor.
Her şey çok güzel. Divriği Pilavı yine masa da yerini alıyor.
Divriği Pilavı, Selçuklu mutfağından günümüze miras kalan, '' saray işi '' olarak adlandırılan oldukça görkemli ve zengin içerikli  bir Anadolu lezzeti. Sivas'ın Divriği ilçesinin en önemli gastronomik değerlerinden biri olan Divriği Pilavı, Mengücek Beyliği dönemine dayanan 800 yıllık reçetesiyle, Selçuklu mutfak mirasını günümüze taşıyan özgün bir gelenek yemeği. Yemeğin hazırlık sürecinde et, üzerini geçecek kadar su ile haşlanıyor ve yüzeyde biriken  '' kef '' (köpük) tabakası titizlikle alınıyor. Haşlanan et parçalara ayrılarak ''bölme''  işlemine tabi tutulmakta; ardından yenibahar, tuz ve karabiber ilavesiyle yörede ''atlatma'' olarak adlandırılan çeşnilendirme aşamasına geçilmektedir. Lezzet derinliği için etin bu şekilde en az 5 saat dinlendirilmesi gerekiyor. 
Pilavın yapımında pirinç, sıcak tuzlu suda bekletilerek nişastasından arındırılırken; tencerede eritilen tereyağında ince doğranmış soğanlar, renk almadan (pembeleşmeden) terletilmektedir. Soğanların üzerine sırasıyla baharatlanmış etler, önceden pişirilmiş nohutlar ve dinlendirilmiş besni üzümü kat kat yerleştirilmektedir. Malzemelerin üzerine eklenen pirince, miktar garnitürü kadar sıcak et suyu ilave edilerek kısık ateşte pişirme işlemi gerçekleştirilmektedir. Pişirme işleminin sonunda üzerine gezdirilen bir miktar eritilmiş tereyağı lezzeti artırmaktadır.
Yörede '' uyuyan çocuk '' olarak adlandırılan ve pilavın bir kez bez yardımıyla sarılarak yaklaşık bir saat dinlendirilmesini kapsayan demlenme aşaması, yemeğin karakteristik dokusunun oluşması açısından kritik öneme sahip. Hazırlanan bu geleneksel pilav, genellikle üzüm hoşafı ile servis ediliyor.

Saray İşi lezzet Divriği Pilavı'nın verdiği mutlulukla Nuri Demirağ'ın baş döndüren yaşamının içine girmeye hazırım.
Günümüze kalan Divriği evleri 300 üzerinde olup, 120 ev tescillenmiş. 18.19.20. yüzyıllara tarihlenen evler iki katlı yapılmışlar. Evler genel olarak Haremlik ve Selamlık diye iki ana bölümden oluşuyor. Anadolu'da genel tarihsel dokusunu koruyup ayakta kalabilmiş nadir kentlerden olan Divriği'deki geleneksel evlerin Toyhane adı verilen kendine özgü bir yaşam mekanı olmuş.

Harem bölümünde yer alan '' Toyhane '' Anadolu'da başka bir bölgede yer almayan sadece Divriği'ye özgü bir yaşam alanı.
Divriği'de ahşap ve alçı süslemelerin güzel örneklerinin görüldüğü evler birçok bölgeye göre daha iyi muhafaza edilmiş. Özellikle tavanlarda görülen (çarkıfelekli ve yıldızlı tavanlar) ince ahşap işlemeciliği görülmeye değer.
Nuri Demirağ, Divriği'de 1886 yılında doğmuş. Mühürdarzede ailesinden Sorgu Yargıcı Ömer Bey ve Ayşe Hanım'ın ilk çocuğu. 1889 yılında babası Ömer Bey'i kaybederek yetim kalmış.1902'de Divriği Rüştiyesi'ni bitirmiş. 1906'da kazandığı sınav sonucunda Ziraat Bankası Kangal Şubesi'nde göreve başlamış.1908 yılında terfi alarak Ziraat Bankası Zara / Sivas şubesine tayin olmuş. 1909 yılında baş gösteren büyük kıtlıkta, depolardaki tahılı kişisel inisiyatifini kullanarak halka uygun fiyata satmasından dolayı hakkında soruşturma açılmış, fakat gerçek ortaya çıkınca da ödüllendirilmiş.
1910 yılında Maliye Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak İstanbul'a atanmış. Kangal'da başlayan memuriyet hayatında, 8 yıl gibi kısa bir süre içerisinde hızla yükselmiş ve 20 Haziran 1920'de İstanbul Vilayeti Tahakkuk Müfettişi olmuş. Birinci Dünya Savaşı sonunda, işgalci devletler ve onların destekçilerinin kol gezdiği İstanbul sokaklarında, insanımızın hak etmediği davranışlara maruz kalmasına çok üzülen Nuri Bey; Tatavla'da benzer bir çirkinlikle bizzat karşı karşıya kalmış, beş on palikarya tarafından başındaki fes alınmış ve yere atılıp çiğnenmiş. '' Milli haysiyet ve şerefi üç buçuk palikaryanın (Rum kabadayısının) ayakları altında çiğnenen bir hükümete memurluk edemem '' diyerek 10 Ekim 1920'de devlet memurluğundan çekilmiş ve ticarete atılmış.
Konağın üst katında bir oda da Nuri Demirağ'ın balmumu heykeli beni uzaktan karşılıyor...
Divriği'nin yetiştirdiği en önemli şahsiyetlerden ve tarihimizin belki de en büyük müteşebbislerinden olan Nuri Demirağ, yaşadığı devrin çok ötesinde bir vizyona sahip. Nuri Demirağ'ın hayatını inceleyince, onun hayatı '' yaratmak '' için bir fırsat olarak gördüğünü anlıyoruz. '' Yaratıyorum, öyleyse varım '' anlayışıyla sürekli olarak bir şeyler ortaya koymuş. Hayatını yaşamayı değil de, hayatı şekillendirerek  yaşamayı ön plana çıkarmış.  '' Yapamam demek, benliğimden varlığımdan vazgeçtim, aczimi zaafımı kabul ettim. '' demektir düşüncesiyle acizliği küçümseyerek hareket eden Nuri Demirağ, o zaman için değil yapılması, düşünülmesi '' akla zarar olan şeyleri '' uygulamaya koymuş. Sıradan olmaktansa, aykırı olmayı kendine ilke edinmiş. Hayatı iş yaparak, eserler ortaya koyarak, yaşamış. Boş durmaktan hiçbir zaman haz almamış. Bir şeyi yaparken de hiç bir zaman ilk olmaktan, öncü olmaktan çekinmemiş. Başkaları yapsın da, ben arkasından gideyim, diye düşünmemiş. Ufukların ötesini görmeye çalışmış. 
Öncü olarak yaptığı tüm işlerinde prensiplerinden taviz vermemiş, hayatı boyunca çizgisini korumuş. Zayıflara karşı yumuşak davranırken, güçlü olanlara inandığı noktalarda sert çıkmaktan çekinmemiş. Bedeli ağır olmasına rağmen, en zayıf anında bile bu prensiplerinden vazgeçmemiş. Tarihçi Naima, '' İnsan rüzgara göre eğilebilen servi ağacı gibi olmalıdır '' diyor. '' Kendisini ruhu idealist, dimağı realist '' olarak tanımlayan Nuri Demirağ bu gerçeğe uymamanın bedelini ağır ödemiş, bazı projelerini sona erdirememiş. Kendisine olan saygısını kaybetmemeyi, her şeyin ötesinde görmüş. 
Nuri Demirağ'ın doğduğu ve ilk çocukluk, gençlik yıllarını geçirdiği Divriği kazası, hayatında her zaman önemli yer tutmuş, ömrünün değişik evrelerinde yol uğratmış. Tarihi, coğrafyası itibariyle değişime kapalı bir kültür havzası oluşturan Divriği; geleneklere açık, değişime kapalı özelliğiyle Nuri Demirağ tarafından hep önemsenmiş. 
Bütün sermayesi 56 altın lira ile yabancıların tekelinde olan sigara kağıdı işine girmiş ve '' Türk Zaferi '' adlı ilk Türk sigara kağıdını üreterek, 4 yıl gibi kısa bir sürede 84000 lira kazanç elde eder.
Bu dönemde onun en büyük mutluluğu ise kazandığı para değil, onlarca Türk müteşebbisine örnek olmasıdır. Ticaretle uğraşan Nuri Bey aynı zamanda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti içerisinde aktif olarak yer almış ve Cemiyetin İstanbul Maçka Şubesini yönetmiş. 
Samsun - Sivas demiryolu hattının inşaatını gerçekleştirecek olan Reji Jeneral isimli Fransız şirketinin işin altından kalkamayacağı anlaşılmış, bunun üzerine hükümet mukaveleyi feshederek hattın Türk Müteahhitleri, Türk Mühendisleri ve Türk işçileri tarafından yapılmasına karar vermiş. Nuri Bey bu kararı duyunca, hayatının en büyük heyecanını hissetmiş; kardeşi Mühendis Abdurrahman Naci Bey'i memuriyetinden istifa ettirmiş ve kendisine ortak ederek, demiryolu işine girmiş. Mühürdarzade Nuri Bey, 1926 - 1939 yılları arasında toplam 1141 km demiryolu ağı inşa etmiş. 1934'te Soyadı Kanunu çıktığında, demiryolu yapımına büyük hizmetlerinden dolayı Atatürk tarafından kendisine '' Demirağ '' soyadı verilmiş.
Bu demiryolu ihalesi, Cumhuriyet sonrası Türk demiryolu yapımı tarihinde bir milat olmuş. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren benimsenen '' bir karış fazla şimendifer '' sloganı artık yerini, '' Türk bilgisi, Türk sermayesi, Türk müteahhidi ve Türk işçisi ile demiryolu '' sloganına bırakıyordu. Bu tarihe kadar genellikle yabancı şirketlerin yanında taşeron olarak görev yapan Türk müteahhitleri, elde ettikleri tecrübe ve sermayeyle, demiryolu inşaatlarını artık kendileri üstlenmeye başlamışlardı. 
Yine bu tarihten itibaren uygulanan iç borçlanmalarla birlikte demiryolu yapımında artık yabancı sermayeye de ihtiyaç hissedilmemiştir.
Nuri Bey'in '' Demirağ '' soyadını almasının çok değerli bir hikayesi var...
Cumhuriyet'in ilk 15 yılında, önemli bayındırlık, sanayi, ulaşım projelerini üstlenen Divriğili Mühürdarzade Nuri Bey - Naci Bey kardeşlerin yapım şirketleri, 1930' larda demiryolları döşemekteydiler. 
Yaptıkları hatlar, istasyon binaları, taş köprüler, tüneller sağlamlıkları ve sanatsal değerleriyle bugün de işlevseller. '' Demirağ '' soyadları da bu başarılarını işaret eder ve bunun bir anısı vardır :

O yıllarda, Yeni Türkiye'yi ve Reisicumhur Atatürk'ü tanımak için gelen devlet başkanlarından İran Şahı Rıza Pehlevi'nin ziyareti Haziran 1934'tedir. Atatürk ve konuk Şah; Başkentte, Eskişehir, Manisa, İzmir, Balıkesir ve Çanakkale'de incelemeler yaptıktan sonra İstanbul'a gelirler.

21 Haziran 1934'te Soyadı Yasası da yürürlüğe girdiğinden o günlerde Atatürk, tanıdıklarına anlamlı soyadları önerir. Örneğin, İstanbul Valisi Muhittin Bey'in oğlu Üstün'e - '' - üstün '' ne demek ? diye sormuş, çocuk : '' - Dağ gibi yüksek ! '' yanıtını verince : '' - Vali Bey, oğlun soyadınızı seçti : Üstündağ ! '' der.

Konuk Şah onuruna İstanbul'da düzenlenen şölen ve gösteriler kapsamında 29 Haziran 1934 günü de Moda, Büyükada ve Suadiye'de gösteri ve yarışlar yapılır.
Reisicumhur Atatürk, Suadiye plajının açılışını organize eden müteahhit Nuri Bey'le kardeşi Naci Bey'e de demiryolu yapımlarındaki başarılarını simgeleyen '' Demirağ '' soyadını verir. Suadiye plajında çekilen fotoğrafta önde; Rıza Şah, Atatürk, Başvekil İsmet İnönü görülüyor. Arkada objektife bakan fötr şapkalı şık giyimli zat da artık '' Nuri Demirağ '' adıyla ünlenerek, Doğu Anadolu'nun geçilmez sarp boğazlarına '' demir ağlar '' örecek, sivil havacılığa öncülük edecek, uçak fabrikası, hava alanı, gök okulu, memleketi Divriği'ye de laboratuvarı, kütüphanesi, tiyatro salonu, havuzlu park bahçesi, oyun alanları olan örnek bir ortaokul yaptıracaktır.

Mesude Hanım ile evlenen Mühürdarzede Nuri Bey, bu evlilikten; Galip, Mefkure, Kaya Alp, Şüküfe, Süveyda, Süheyla, Gülbahar ve Turan Melek adında sekiz çocuk sahibi olur.
Dönemin şair ve düşünürleriyle yakın ilişki içerisinde olan Nuri Demirağ, onları köşkünde ağırlar, dünya ve Türkiye sorunları hakkında görüş alışverişinde bulunurmuş. Nitekim çocuklarının isimlerini yakın dostu şair ve düşünürlerin verdiği anlatılır. Örneğin Mehmet Emin Yurdakul, dördüncü çocuğuna '' Süveyda '' ismini vermiştir. 
Diğer çocuklarına isim verenler arasında Mehmet Akif Ersoy ve Neyzen Tevfik de vardır.
Dünyadaki 1929 bunalımının ertesinde Türkiye'de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Orduya uçak ve benzeri mühimmatlar ancak bağış kampanyaları düzenlenerek alınabilmektedir. Her ilden toplanan paralarla alınan uçaklara o ilin adı yazılmaktadır. Uçak alıp devlete hibe eden işadamlarının ismi de aldığı uçağa verilmektedir. 1932 yılında yine böyle bir uçak alım kampanyası yapılır. Gazetelerde haberi çıkar. Yetkililer bağış kampanyası çerçevesinde önce Ankara'nın en zengini Vehbi Koç'a giderler. Koç, 5 bin lira bağış yapar. İkinci olarak gidilen Abdurrahman Naci Bey üç uçak bedeli olan 120 bin lira bağışlar. Üçüncü gidilen isim de Nuri Demirağ'dır.
Nuri Bey'de : '' Siz ne diyorsunuz ? Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim '' der ve kafasında zaten yıllardır var olan düşünceyi uygulama hazırlığına başlar.
'' Avrupa'dan, Amerika'dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle gereksiz yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika'nın son sistem tayyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir. ''
Yanına aldığı mühendis ve teknisyenlerle Almanya, Çekoslovakya ve İngiltere'deki uçak fabrikalarını  gezer. Nuri Demirağ, 17 Eylül 1936 tarihinde havacılık sanayisinin ilk temellerini atmaya başlar. 10 yıllık devreyi kapsayan bir plan - program hazırlatır. Bu program gereği, bugün Deniz Müzesi olan Beşiktaş Barbaros Hayrettin İskelesi yanında Tayyare Etüt Atölyesini kurar ve burada kurduğu tayyare atölyesini kısa sürede büyük bir uçak fabrikasına dönüştürür. Programa göre burası etüt atölyesi olacak; asıl muazzam fabrika ve Gök Okulu, bu işe çok emeği olan Divriği'de kurulacaktır. Beşiktaş Nuri Demirağ Uçak Atölyesi'nin açılışı 10.02.1937' de gerçekleştirilir.
Nuri Demirağ Uçak Fabrikası'nda üretilecek ilk uçağın prototip çalışmaları devam ederken, üretim sonrası uçuş testleri için gereken pist ihtiyacı; bugün Atatürk Hava Limanı olarak kullanılan Elmas Paşa Çiftliği'nin, Nuri Demirağ tarafından satın alınarak, 1559 dönümlük geniş arazi üzerinde 1000 * 1300 metre boyutlarında bir uçuş sahası yapılmasıyla giderilir. Böylece, '' Gök Stadyumu '' adıyla ilk sivil hava meydanı faaliyete geçer. O yıllarda Avrupa'da aynı büyüklükte bir pist sadece Amsterdam'da vardır.
Nuri Demirağ tarafından satın alınan Elmas Paşa Çiftliği arazisinde ileri düzeyde bir kompleks kurulur. Çiftlik arazisi içine; uçuş sahası, uçak tamir atölyeleri, hangarlar ve 150 yataklı öğrenci yurdu da bulunan bir '' Gök Okulu '' yapılır. '' Türk'ün yaptığı uçakları elbette Türkiye'de yetişen pilotlar uçuracaktır. '' düşüncesiyle kurulan Gök Okulu'nda iki farklı eğitim verilmektedir. Bunlardan biri; pilot yetiştirmeye diğeri ise uçakların bakımını ve teknik desteğini sağlayacak personelin yetiştirilmesine yöneliktir. Nuri Demirağ, Yeşilköy Gök Okulu için öğrenci kaynağını ise ortaokul seviyesindeki Divriği Gök Okulu'ndan mezun olan ve yetenekli olduğu görülen öğrencilerle, İstanbul'daki üniversite öğrencilerinden karşılamayı planlamaktadır. Gök Okulu'nda yaklaşık 16000 saat uçuş yapılır ve 290 pilot yetiştirilir. Nuri Demirağ, büyük yatırımlarla kurduğu Gök Okulu'nda yalnız uçucu yetiştirmez, aynı zamanda prensip sahibi bir neslin yetişmesi için gayret eder. Nuri Demirağ Gök Okulu'nun öğrencilerine tembihlediği altı prensip ; işretten, kumardan, iffetsizlikten, eğrilikten, tembellikten ve zulümkarlıktan sakınmalarıdır.
Nuri Demirağ, 1939 yılında Türkiye'nin ilk yerli paraşüt üretimini gerçekleştirir. Nuri Demirağ'ın paraşüt imalathanesinde ürettiği paraşütlerin kumaşları ipek olup Bursa'da özel olarak dokutturulmaktadır. İmal ettiği paraşütler başlangıçta havadan yük atmak amaçlı planlanır. Yurt dışından getirilen paraşütler iki - üç kez kullanıldıktan sonra atılır ve bir daha kullanılmazken; Demirağ'ın imalathanesinde üretilen paraşütler çok daha dayanıklı ve uzun ömürlüdür. Paraşütlerin 22 kez yük attığı halde hala kullanılabilecek durumda olduğu belgelenir. Nuri Demirağ, paraşütlerin ipekten imal ediliyor olması nedeniyle, Üsküdar'da satın aldığı Hüseyin Avni Paşa korusunda dut ağacı ve ipek böceği yetiştirmek için girişimde bulunur.
Beşiktaş Nuri Demirağ Uçak Atölyesi'nde Türk Hava Kurumu'nun siparişleri olan planörler ve Nu. D.36 adlı tek motorlu eğitim uçakları imal edilirken; teknik ekip tarafından  Nu. D. 38 adlı yeni bir model geliştirilmiş. Nuri Demirağ Uçak Fabrikası'nda üretilen, Nu. D. 36 ilk Türk eğitim uçağı, 4 Ekim 1941'de Yeşilköy'den havalanarak Ankara'ya oradan da Divriği'ye uçmuş. 1944 yılının başında Nuri Demirağ Uçak Fabrikası'nda geliştirilen ve Nu. D. 38 adı verilen ilk Türk yolcu uçağının imalatı tamamlanmış. İlk seferini 26 Mayıs 1944'te İstanbul - Ankara arasında gerçekleştiren Nu. D. 38 uçağı; Nuri Demirağ'ın oğlu ve Gök Okulu'nun ilk pilotlarından Galip Demirağ'ın da katılımıyla Bursa, İzmir, Atina, Selanik'e ve daha sonra Sakarya, Eskişehir, Kayseri, Sivas ve Divriği'ye uçmuştur. Her yönüyle mükemmel olan '' İlk Türk tipi yolcu uçağı '' dünya yolcu uçakları kategorisinin (A) sınıfına girmiş. 
Nuri Demirağ Uçak Fabrikası'nda üretilen uçaklar, dünyadaki benzerleriyle eş kalitededir ve yıllarca gerçekleşen uçuşlarda kimsenin burnu dahi kanamaz. Fakat Türk Hava Kurumu'nun siparişi olan eğitim uçaklarından biri; 13 Temmuz 1938'de İnönü Hava Meydanı'na iniş sırasında, piste hayvanların girmemesi için kazılan hendeğe takılıp kaza-kırıma uğrar. Bu kazada vefat eden Selahattin Reşit Alan Türkiye'nin yetiştirdiği en nitelikli uçak mühendislerinden birisi olmasına rağmen uçuş deneyimi yetersizdir. Nuri Demirağ, tamamen pilotaj hatası olan bu olayı öne sürerek sözleşmeyi fesheden Türk Hava Kurumunun kararına itiraz ederek mahkemeye başvurur. Zira mukavele gereğince kati teslim ve muayene yeri İstanbul Yeşilköy'dür ve üretimi tamamlanan uçaklar deneme testlerinden başarıyla geçmiştir. Bilirkişi raporunda her ne kadar Demirağ lehinde karar vermişse de mahkeme süreci Demirağ'ın aleyhine sonuçlanır. Ayrıca uçakların harp malı sayılması ve bu nedenle yurtdışına satılamaması için de bir kanun çıkarılır. Bu durum, dostu ve ortağı Selahattin Reşit Alan'ı kaybeden ve ayrıca üretilen tüm uçakları elinde kalan Nuri Demirağ'ı yine de idealinden vazgeçiremez. Nuri Demirağ, 1939 yılında Türkiye'nin ilk yerli paraşüt üretimini gerçekleştirir; 1944 yılı başında da Nu. D. 38 uçağının imalatını tamamlar. Ancak Nuri Demirağ, Nu. D. 38 adlı ilk Türk yolcu uçağının devlet hava yolları tarafından kabul edilmesini beklerken ikinci bir şok daha yaşar : Havayolları, uçağa ilgi göstermemiştir...
Yurt dışına askeri araç satmanın yasak olduğu bir devirde, dışarıdan ve içeriden sipariş alamayan '' Nuri Demirağ Uçak Fabrikası '' iflas eder ve 1945 yılında uçak imalatını durdurmak zorunda kalır.
2000 yılına kadar Yeşilköy'deki hangarda çürümeye bırakılan Demirağ'ın uçakları dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı tarafından Havacılık Müzesi'ne kaldırılmak istenir; fakat kısa bir süre önce uçakların hurdacıya satıldığı öğrenilir... Oysa 1936 yılında Türkiye bütçesi 212 milyon lirayken Nuri Demirağ'ın serveti 11 milyon liradır. Diğer bir ifadeyle, Nuri Demirağ, yıllık Türkiye bütçesinin yaklaşık % 5'i kadar bir servete sahiptir. Hatta bir dönem '' Nuri Demirağ kadar zengin '' sözü meşhur olmuştur. Ancak Nuri Demirağ kazandığı bu servete hiç bir zaman kendi parası nazariyle bakmamış : '' Ben bu parayı cemiyetten kazandım. Onu, yine cemiyete faydalı işlerde kullanacağım. '' düşüncesinde olmuştur. Nitekim Nuri Demirağ, kazandığı muhteşem servetini, hiçbir işadamının almayacağı bir riski alarak uçak imaline yatırmış; fakat bu cesaretinin bedelini çok ağır ödemiştir.
Asıl kaybeden ise Nuri Demirağ değildir ... 
İstanbul Boğazı'na köprü yapma girişiminde bulunan müteşebbislerden birisi de Mühürdarzade Nuri Bey'dir. Batılı ülkeleri mühendis ve teknisyenleriyle gezmeyi ve gezdiği yerlerdeki ilerleme ve gelişmelerden istifade etmeyi kendine düstur edinen Nuri Bey, gezdiği şehirlerde gördüğü köprülerden esinlenerek İstanbul Boğazı'na bir köprü inşa edilmesi için 1931 yılında proje hazırlıklarına başlar.  Amerika'dan getirdiği uzmanlarla gerçekleştirilen inceleme ve etütler neticesinde ; San Francisco Körfezi üzerinde bulunan Golden Gate Bridge (Altınkapı Köprüsü) ile aynı sisteme sahip bir köprünün inşası için Golden Gate'yi yapan şirket ile anlaşma sağlanır. On bir milyon liraya mal olması planlanan köprü üç buçuk yılda tamamlanacaktır. Ahırkapı ile Salacak arasında inşa edilecek köprü, 20 m genişliğinde; 960 m karada ve 1600 m denizde olmak üzere toplam 2560 m uzunluğunda; deniz seviyesinden 53 m yükseklikte ve 701 metrelik bölümü asma olacak şekilde projelendirilir.
Köprünün içinden tren de geçecek; tren hattının iki tarafında tramvay, kamyon otobüs ve otomobillere ait ayrı ayrı yollar bulunacak; ayrıca köprünün iki tarafı da yayalara mahsus olacaktır. Nuri Demirağ, tüm hazırlıkları bitmiş olan projeyi 1933'te Atatürk'e gönderir. Atatürk projeyi çok beğenir ve '' Aferin Nuri'ye '' der. Atatürk tarafından hükümete havale edilen Boğaz Köprüsü Projesi; Bayındırlık Bakanlığı mühendisleri tarafından incelemeye alınır, fakat Bakanlıkta aynı ilgiyi görmeyen proje neticede akim kalır.
Nuri Demirağ, 14 Aralık 1949 tarihli Son Saat isimli gazete yapılan röportajda, projesinin akim bırakılmasının üzüntüsüyle şunları söylemektedir :
'' Bu köprü Belediye'ye senede 30 - 40 milyon net varidat getiren bir kaynak olurdu. 15 senede yarım milyarı aşacak olan bu para ile İstanbul'un ve Boğaziçi'nin çehresi değiştirilmiş olacak ve bu köprü dünya meleği bir Türk kızının boğazıma takılmış pırlanta bir gerdanlık halinde arz-ı çehre edecekti. ''
1931 yılında hazırlığına başladığı Boğaz Köprüsü projesini 1933 yılında tamamlayarak Atatürk'e sunmuş. (İlk Boğaz Köprümüzün yapımından tam 40 yıl önce hayal edilmiş ve gerçekleşmesi son anda durmuş bir Nuri Demirağ mucizesini bu müzede öğreniyorum). Yine 1933 yılında, Divriği'ye enerji sağlama planlarını yaparken Keban Barajı projesini ilk kez dile getirmiş. 1934'te İzmit Selüloz Kağıt Fabrikası'nın, 1935'te Bursa Sümerbank Merinos Fabrikası'nın, 1937'de Karabük Demir Çelik Fabrikası'nın, 1938'de Sivas Çimento Fabrikası'nın müteahhitliğini üstlenerek işlerini öngörülen süreler içerisinde tamamlamıştır. 
1945 yılında siyasete atılan Nuri Demirağ, çok partili yaşama geçerken Türkiye'nin ilk muhalefet partisi Milli Kalkınma Partisi'ni (MKP) kurmuş, 1946 seçimine katılmış fakat (MKP) başarılı bir sonuç elde edememiştir.
1954 yılı seçiminde Demokrat Parti listesinden Sivas Milletvekili olarak meclise girmiş, fikirlerini mecliste temsil etme imkanına kavuşmuştur.
Nuri Demirağ, 13 Kasım 1957'de İstanbul'da vefat etmiş ve Zincirlikuyu Kabristanı'ndaki aile mezarlığına defnedilmiştir. Nuri Demirağ'ın Divriği'sinde, çocukluğunun geçtiği bu ev de Nuri Demirağ'ın müthiş ülke sevgisini, çalışma ve üretme azmine tanık olmak Divriği'ye bir başka güzel bakmamı sağladı. Onun hakkında daha fazlasını öğrenme isteğim karşıma çok güzel bir kitap çıkarıverdi. Bir başucu kitabı olacak kadar güzel olan bu kitabı...
Güzel duygularla çıktım konaktan ve Divriği'nin tarihi sokaklarına karıştım yine...

Ermeni, Rum ve Türkmen mimarisinin özelliklerini taşıyan konaklar 17. yy. sonlarına kadar tek katlı olup hımış tekniği ile yapılmışlar.
Türkmenlerde evler, zemin taş, ardıç ağaçlarıyla sıkıştırılmış, üzerine dikmelerle bina inşa edilmiş. Ermeni ve Rumlarda ise temel açılıp su basmana kadar taşla sonra kerpiçle örülmüş.

Ahşap süsleme; tavanlarda, kapı, yüklük ve dolaplarda kullanılmış. Tavanlar mertek (kaplamasız), düz, nakışlı (yıldızlı) şeklinde. Konaklardaki alçı süslemeler ise selamlık bölümlerinde ocak ve çiçekliklerde görülüyor.

Nesiller boyu ev hayatının inceliklerinin ve yerleşik hayat görgüsünün geliştiği bu yapılarda daha nice nesillerin yaşaması ve yetişmesini ancak umut edebiliriz.

Arasta düzeni de dahil olmak üzere sivil mimarinin varlığı, Divriği mirasını tamamlıyor ve göz okşayan bir manzara çiziyor.

Tarihi yapıların güzelce görülmesi ve grotesk bir boğuntuya uğramaması için Divriği sivil mimarisinin özenle korunması, üzerine titrenmesi gerekiyor.

Divriği Ulucami'sinde hissettiklerimi Divriği'nin tarihi sokaklarında gezerken de hissediyorum : Bu sahnelerin önünde duran bir insan, kendi zihin ve gönül gücüyle baktığında bambaşka anlamlar bulabilir.

Bu tarihi sokaklar ve zamanda kurulan hayaller, bakıştaki ve kavrayıştaki derinliğe göre, herkesle ayrı ayrı konuşuyor. Adeta büyülü bir kompozisyonun içindeyim...

Bu sokaklardaki yürüyüş bana tekrar Divriği'yi çok seven Nuri Demirağ'ı hatırlatıyor...
Nuri Demirağ, teşebbüsleri ve projeleriyle ülkedeki gelişimin en az 30 yıl önünde olmuş. Cumhuriyetin, ülkeyi on yılda demir ağlarla örme projesinin önde gelen uygulayıcısı Nuri Demirağ'ın 1941 yılında bir gazeteciye verdiği mülakatta '' Gelecek için tasavvurlarınız nedir ? '' sorusuna verdiği cevap, ruh halinin en güzel ifadesidir :

Bu mülakatta verdiği cevap Divriği'ye duyduğu derin sevgiyi anlatıyor...
'' Evvela bu müesseseyi fevkalade genişletmek, büyük Yeşilköy Gök Lisesini kurmak ... Divriği'de binlerce genci sinesine alacak, telsizciliği, motorculuğu vs. 12 şubeyi ihtiva edecek şekilde Gök Üniversitesi'ni kurmak...
Sonra şu çayırın bir kenarında, muradına ermiş insanların huzur ve saadetiyle oturup kahvemi içerken, bir işaretle yüzlerce tayyarenin birden havalandığını görmek. ''

Divriği'den Sivas'a dönme zamanı geldi. Bu defa farklı bir yoldan gideceğim. Önce Kangal ve sonra Ulaş İlçesi'nden geçerek Sivas da olmayı planladım. Yol manzaraları çok özel, köyler, yüksekler, geçitler...

Divriği'nin tarihi atmosferi içinde zamanda yolculukla geçen saatlerden sonra yine anlıyorum ki : Zaman yalnızca ileriye doğru akıyor. Ve geride bıraktığı hiçbir anı geri vermiyor.

Bu dünyada değiştiremeyeceğimiz iki temel gerçek var. Bunlardan ilki geçmişimiz. Yaşanan olayları, söylenen sözleri ya da yapılan hataları geriye dönüp düzeltmek imkansız. Geçmiş, kapısı kapanmış bir oda gibi; içine yeniden giremiyoruz. Bu yüzden orada takılı kalmak yerine, o odadan yalnızca edindiğimiz tecrübeleri alıp, yolumuza devam etmeliyiz. Hayatımızda müdahale edemeyeceğimiz ikinci gerçek ise diğer insanlar... Bu gerçekler ile Divriği'den ayak izlerimi bırakarak ayrılıyorum.
Güneş batmadan önce Sivas'ın Ulaş İlçesi'ne geldim. Ulaş; Sivas'ın güneyinde, Tecer Dağı'nın eteğinde, Sivas - Malatya karayolu üzerinde ve Sivas il merkezine 37 km mesafede.
Sivas'ın küçük ilçesi Ulaş, Coğrafi işaretli bir lezzete sahip... İlçe de bu lezzet bir çok fırında çok güzel yapılıyor. Ancak tavsiyeler '' Güneşler Etli Pide ve Kebap Salonu '' üzerinde birleşiyor.
 
İnce hamur, güçlü iç harç ve taş fırından gelen o tanıdık sıcaklık ile '' Sivas Ulaş Etli Pide '' sini yerinde tatmak büyük bir ayrıcalık. Yöresel bir imza ile karşılaşmak çok güzel.

Sivas ile Konya arasında etli pide (etli ekmek) kimin tartışması sürerken Sivas'ın Ulaş ilçesi coğrafi işaretli lezzetiyle haklı bir üne kavuşmuş.
Lezzeti ile diğer pide türlerini geride bırakan Ulaş pidesinin hamuru merdane kullanmadan el ile açılıyor. Pidenin yapımını izliyorum. Meşhur Ulaş etli pidesinin diğer pidelerden farklı olmasının nedenini; Ulaş'ın Tecer suyu, Fadlum tuzu, etin kalitesi ve ustanın maharetli ellerinden geçtiğini anlatıyorlar.
Pideler taş fırında beyaz kavak odunu ile pişiyor. Etin kaburga bölümünden seçilmesinden kaynaklı etli ekmeğin farkı ortaya çıkıyor. Katkısız saf et ve tabi ki bol malzeme...

Sivas'dan Divriği'ye hangi yoldan gidilirse gidilsin yoldan çıkaran detaylar var... Orada ve uzakta olan Divriği'ye tekrar tekrar gidilir...

2 yorum :

  1. Mükemmel bir anlatım olmuş.Görsellerle destekli tekrar oralara gitmiş gibi hissediyor insan.Emeğinize sağlık 👏👏

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim güzel yorumunuz için. Yazının hazırlığı devam ediyor.Ozellikle devamında Nuri Demirağ'ın başdönduren yaşam hikayesi olacak.

      Sil