AŞIK VEYSEL'İN KÖYÜ SİVRİALAN'DAN, SIZIR ŞELALESİ'NE GİDEN YOLLAR VE UNUTULMAZ ANILAR ... ( ŞARKIŞLA - GEMEREK / SİVAS )
'' Benim gibi uykuda geçen zamana acırmış ... Ah, ben anlıyorum; bu hayat olağanüstü bir süratle zamanı aşıyor. Beni korkutan o sürat değil durma anlarıdır. Evet, durmak hakikaten ürkütücüdür. Ben görmeliyim, hissetmeliyim; onun için uykuda geçen zamanıma acırım ... '' diyor Ahmet Rasim. Çocuk yaşlarımdan bu yana : Daha erken uyanmak, gören gözlerle hayatı daha çok yaşamak, daha çok görmek bir tutkuya dönüşmüştür. O gün de öyle oldu. Güne çok erken başladım, daha çok görebileceğim ve anlara tanık olabileceğim bir yolculuğa çıktım.Sivas'tan başladığım yolculuk önce; Gemerek ilçesinde Anadolu'nun eşsiz güzelliklerinden '' Sızır Şelalesi '' ne daha sonra Aşık Veysel'in Şarkışla İlçesi Sivrialan Köyü'ndeki evine ve kabrine ulaştırdı. Dolu dolu geçen günde Anadolu'nun ve Sivas coğrafyasının; muhteşem güzellikleri, özgün kültürel değerleri ve buralarda deneyimlediğim lezzetleri ile beni yine şaşırtmaya devam etti.Sivas yüzölçümü bakımından Türkiye'nin 2. büyük ili. Sivas kent merkezine en yakın ilçelerin bile 150 km den yakın olmadığını düşünürsek; Sivas coğrafyasının keşfetmek için uzun yolları kat etmek gerekiyor. Sivas'tan yola çıktıktan sonra önce Şarkışla'ya, sonra Gemerek'e ulaştım. Gemerek ilçesi içinden geçen bir yoldan ilerleyerek 25 km sonra Sızır beldesine geldim. Sivas'tan '' Sızır Şelalesi '' ne olan mesafe 134 km. Sivas'ın batı tarafında yer alan Gemerek ilçesine bağlı bir kasaba olan Sızır, yeşil doğanın içinde neredeyse kayboluyor gibi. Kasabanın kuzey batısı ormanlık alanlarla kaplı ve bu bölgede çok sayıda yayla bulunuyor.
Sızır Şelalesi, Sızır kasabasına 1 km mesafede, Çat Ormanları içerisinde, Göksu Çayı üzerinde bulunuyor. Sızır Şelalesi, Sızır Kanyonu'nun başlangıcında, kalkerli arazinin erimesiyle oluşan karstik kaynak sularının birleşerek dökülmesiyle ve özellikle 1950'li yıllarda bir obruk çöküntüsü sonucunda bugünkü formunu almış. Bu durum, şelalenin suyunun yıl boyunca belirli bir debide akmasını sağlıyor. Anadolu'nun bu gizli hazinesinin adını birkaç yıl önce sosyal medyadan duydum. Gerçek bir doğa harikası olan Sızır Şelalesi'ni ilk gördüğümde; kendine hayran bıraktıran gürül gürül akan suyun oluşturduğu manzaraya duyduğum hayranlığı gizleyemedim.Sızır Şelalesi, Anadolu'nun en etkileyici alanlarından birisi olarak göze çarpıyor. Bir yanına Sızır Ormanlarını, diğer yanına doğanın tüm güzelliğini alarak kendini gösteriyor. Şelaleyi besleyen sular hemen 500 metrelik mesafede yer alıyor. Sızır Şelalesi'nin bulunduğu alan sit alanı olduğundan çevre düzenlemesi yapılmış ve oldukça etkileyici bir görüntüye sahip. Ahşap merdivenler, yollar ve teraslar ile şelalenin alt kısımlarına kadar rahatça ulaşmak mümkün iken, geçen kış aylarında yoğun kar yağışı ve yağmurlar ile şelalenin debisi son yıllarda görülmediği kadar çok artmış ve ahşap yapıları yıkmış... Bu durum bulunduğum yerden de görülüyor. Kış aylarında ise donmuş şelalenin muhteşemliği anlatılıyor.
Şelale, 1350 metre rakımda ve yaklaşık 22 metre kadar yükseklikten yedi düşüş doğrultusundan dökülüyor. Sızır Şelalesi, Gemerek'in doğal mirasındaki en önemli parçalardan birisi ve korunması gereken hassas bir eko sistem. Çevresi çam ve kavak ağaçları ile kaplı ve doğa fotoğrafçıları ile kampçılar için çok cazip bir merkez. Şelaleyi besleyen soğuk ve temiz sular bölgede alabalık tesislerinin de kurulmasını sağlamış. Buradaki kafe restoranın terasında arkasına Sızır Şelalesi'ni, alarak fotoğraf çektirenlerin olduğu tabela da : '' Seni de Çağıracaktık gelirsin diye çağırmadık '' ifadesi Sızır'ın insanlar için ne kadar özel olduğunun bir ifadesi gibi...Taze alabalıklar ve yöresel lezzetlerin tadılabildiği '' Sızır Şelalesi Kafe ve Restoranın '' da özel lezzet molası anını kaçıramazdım ...
Dünyanın en iyi yemek masasında olduğumu hissettiren ortam da şelalenin serinliğine karşı havada asılı kalan su damlacıkları nedeniyle oluşan küçük ve sayısız gökkuşağının renklerinin oluşturduğu bu masalsı ortamda ne kadar şanslı olduğumu düşündüm ve andan müthiş keyif aldım.
Izgara olarak hazırlanan alabalık enfesti. Sunum ve hizmet çok iyiydi.Obruk şelalesi olma özelliğiyle benzerlerinden ayrılan doğa harikası şelalenin, dökülen sularının çıkardığı yüksek ses, insanların sesini bastırarak doğayla ve manzarayla bütünleşmeyi sağlıyor... Şelale de uzun süre kaldım. Ve, şelaleyi ardımda bırakarak, şirin kasaba Sızır'ın merkezine doğru yürüdüm... Sızır beldesi, eski bir Türkmen yerleşimi. Doğal güzellikleri kadar geleneksel yaşamı ve sıcak insanlarıyla da tanınıyor.
Sızır, Romalılar zamanında Horzurum şehri kalıntıları üzerine kurulmuş, İmparator Sezar'ın (Ceasar) doğu seferleri sırasında dinlenme ve stratejik açıdan en güvenilir mekanlardan biri (dört bir tarafı suyla çevrili olmasından dolayı) olması nedeniyle '' Sezar '' adını daha sonra Türklerin Anadolu'ya girmelerinden sonra '' Sazlık '' daha sonra '' Sızar '' ve günümüzde ise '' Sızır '' adını almış. Merkezde bulunan kale Sezar tarafından savunma ve barınma amacıyla kullanılmış.
Hattuşaş, Alacahöyük ve Alişar gibi önemli tarihi merkezlerin bulunduğu üçgenin ortasında yer alan Sızır Kasabası'nın mevcut tarihi eserler de dikkate alındığında köklü bir geçmişe sahip olduğu görülüyor. Hititler ve Medler döneminde '' Sizan Sitesi '' ve '' Sizirnos '' gibi Sızır adını çağrıştıran ve bugün de henüz kesin yeri saptanamamakla beraber Kızılırmak civarında olduğu kaynaklarda belirtilen yerleşim yerleri mevcut.Sızır Kasabası'ndan çıkarak Şarkışla'ya doğru hareket etmişken; '' Sızır Belediyesi Alabalık Tesisi '' tabelasını gördüm. İyi ki görmüşüm ... Tabelanın gösterdiği yönde ilerledim.Adeta '' Su Dünyası '' na gelmiştim...Sızır Şelalesi'ni oluşturan üç tane su havzası var. Bunlar; Göksu, Kumartaşı ve Ayanözü Dereleri ... Tam da bu derelerin birleşim yerindeyim.Kayalık ve yeşil bir alan içerisinde bulunan bu bölgede birçok mağara var. Bölgenin doğusunda bulunan Çağarşak mevkiinde yüze yakın mağara bulunuyor. Eskiköy'de '' Necip'in İni '' adıyla anılan mağaralar yeraltı şehrini andırıyor. 25 - 30 metreye kadar içerisine girilebilmekte ve içeride odalara ayrılıyor.
Şarkışla içinden kuzeye doğru ilerleyen ve '' Sivrialan Köyü '' ne giden yola giriyorum.
Şarkışla - Sivrialan Köyü arası 34 km.
Uzun ince giden yollardan uçsuz bucaksız gibi görünen buğday tarlalarının arasından geçtim.Uzun yıllardır gelmek istediğim Aşık Veysel'in Köyü '' Sivrialan '' girişine ulaştım. Aşık Veysel'i Köyü'nde, evinde daha yakından tanıyacağım için çok mutluyum. Veysel'in kabrini de ziyaret edeceğim...Aşık Veysel'in ölmeden önce Sivrialan Köyü'nde kullandığı ev, günümüzde müze olarak hizmet veriyor.
Aşık Veysel'in müze evinin girişinde, Dede Korkut'un (Korkut Ata) sözleri aklıma geliyor. Dede Korkut'un bu sözleri Aşık Veysel'i tanımlıyor ...
'' Kolca kopuz alıp elden ele, beyden beye ozan gezer. Erin cömerdini, erin cimrisini ozan bilir ... ''
Ayrıca, Aşık Veysel'in balmumundan yapılmış bir heykeli de bulunuyor. Aşık Veysel, '' Ben zaten gözlerimden mahrumum ... bütün hislerim kulaklarımda ... şehirde o gürültüler kulağımı kapatıyor ... '' diyerek doğduğu köye dönmüş ve burada hayata veda etmiş.Aşık Veysel'in yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkan'ın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: '' Kızılırmak soru işaretine benzer, Zara'dan doğar, Hafik ve Şarkışla'dan sonra Sivas topraklarını terk eder. Bir yay çizip Kayseri'yi, Nevşehir'i, Kırşehir'i, Ankara'yı ve Çorum'u sular, Samsun'un Bafra ilçesinde denize dökülür, Aşık Veysel'in yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra'dadır, bir ucu da Zara'da. Bafra'ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara'nın doğusundaki Kızıldağ'ın gür sularıyla beslenip sona erer. ''
Aşık Veysel'i onun şiirleri ve sözleri ile daha iyi tanımak için evinden daha iyi bir yer olamazdı. Ayrıntıları atlamadan onun dünyasına girmeye çalışacağım ...Veysel'in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için oldukça ilginçtir, olağandışıdır. Annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel'i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir bez parçasına sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür. Veysellere yörede '' Şatıroğulları '' derlermiş. Babası '' Karaca '' lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel'in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel'den önce, iki kız kardeşi çiçek hastalığı yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Veysel, yedi yaşına girdiğinde Sivas'ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. Aşık Veysel o günleri şöyle anlatır : '' Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım ... Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan. ''Bu düşmeden sonra Veysel'in belleğine bir de renk işler : Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluşur ve kanar. Bunu eşi Gülizar şöyle anlatır : '' Renklerden yalnız kırmızıyı hatırlardı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüş ve kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı ... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi. ''
Diğer aile bireyleri gibi ağabeyi Ali ve kızkardeşi Elif'te oldukça üzülmüş günlerce gözyaşı dökmüşlerdi Veysel'in bu haline. Kızkardeşi Elif, elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlamıştı ama gittikçe içine kapanmaktaydı Veysel...Yıllar sonra şöyle diyecekti : '' Çocukluk günlerimde hiç unutamayacağım hatıralar şimdi hayal meyal kafamda yaşıyor. O çiğdem topladığım tarlaları, geçip gördüğüm yerleri hep bir rüya gibi hatırlıyorum ve hiç unutmuyorum. '' Büyük bir yalnızlık ve karanlığı, bazen kardeşi Elif'in yardımı ile çıkıp gezerek dağıtacaktır.
Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas'ın bu aşığı / ozanı bol diyarında, Veysel'in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel'in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmaya çalışır oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmet'in evine uğrayıp, çalıp söylerler. Aşıkları büyük bir dikkatle dinler Veysel.
İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Çamışıhlı Ali Ağa'dan (Aşık Ala) almış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırır daha çok. Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dertli, Ruhsati gibi usta ozanların dünyası ile böyle tanışır.
'' Ben Şarkışla'nın Sivrialan Köyü'nde 1894'te dünyaya gelmişim. Dünyaya gelişim de herkes gibi değil. Annem rahmetli koyun sağmadan gelirken yol üzerinde dünyaya getirmiş beni. 7 yaşıma kadar ben de herkes gibi koştum, seyrettim, güldüm, oynadım. Şu kadarını hatırlıyorum ki, güneşin ışıklarını tutmaya çalışırdım. Babam; ' Avuçla oğlum, bana getir. ' derdi. Ben de oynaya zıplaya, avuçlayıp babama getirirdim. Avucumu açıp verecek bir şey bulamayınca hayret ederdim. Köy yerinin eğlencesinden ne olacak; babam beni bu şekilde eğlendirirdi. ''
'' Artık ilkokul çağlarına doğru idim; ama okul yok ki okuyayım. Okul olsa dahi ben nasıl okuyabileceğim ? Yazıyı görmüyorum ki ... Şimdiki gibi körler okulu yok ki, babam öküzünü ineğini satıp göndersin. '''' Alnımın yazısı böyleymiş. (Sivas'a) gidecektik. Gitmeden birkaç gün evvel ineğimize ot veriyordum. Başını oynatırken boynuzunun ucu ile tam yerine dürttü ... O da aktı. Sağ gözümü de bu ineğin boynuzu aldı. ''
O döneme ait hatırasını şöyle dile getirir : ''Bizim köy taşlık olduğundan ekinleri elle yolarız. Tırpan işlemez. Köyümüze bir misal vermek ve örnek olmak üzere 8 dönümlük bir tarlaya şeftali, armut, dut ve elma ağacı ile yetmiş tane de Kanada kavağı diktim. Hepsi yetişti. Bunları bana ahbabım olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun kardeşi gönderdi. Kendisi Arifiye Köy Enstitüsü'nde öğretmendir. Esasen bizim köyde ilk defa patatesi yetiştiren de babamdır. Şu ölümlü dünyada ne misal olursak o kalır ... ''Köy Enstitüleri, Aşık Veysel'in ve sanatının oluşmasında önemli bir yere sahip olmuş. Bu ortamda Veysel, dönemin aydın, şair ve yazarlarıyla da ilişkiler kurar. Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Yaşar Kemal, Behçet Kemal Çağlar vb.. O dönem tanıştıkları Yaşar Kemal : '' Aşık Veysel en yeni şiirlerini Hasanoğlan'da yazdı ... hem de en güzel şiirlerini ... Veysel, yeni bir Veysel olduysa Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde oldu '' diye yazacaktır.
Aşık Veysel, Türkiye'nin değişik yerlerinde konserler için bulunmuş, Ankara ve İstanbul'da uzun süreler kalmış, İstanbul ve Ankara radyolarında programlar yapmış. 1952 yılında senaryosunu Prof. Dr. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun yazdığı, yönetmenliğini ise Metin Erksan'ın yaptığı '' Karanlık Dünyam '' filmi ile Veysel'in hayatı kurgusal bir filme de konu olmuş. Filmin başrollerini Aclan Sayılgan ile Ayfer Feray paylaşmışlar.Filmde Aşık Veysel de oynamış. Çocukken çiçek hastalığı yüzünden gözleri kör olan Aşık Veysel'in hikayesinin anlatıldığı filmde, Veysel'in çocukluğu, evlilik hayatı, kaybettiği çocukları ve kendisini terk eden karısı Esma'dan sonraki hayatı ele alınmış. Film, '' Anadolu'daki ekinleri cılız ve kısa boylu gösterdiği için '' yasaklanır. Filmde '' kaçan eşi Esma'nın çorabına para koyma '' olayı gerçek olmamakla birlikte özellikle kadın hakları aktivistleri ve geniş halk kitleleri tarafından gündemde tutulmuş ve Aşık Veysel'in eserlerinde yansıttığı değerlerle ilişkilendirilmiş. Gerçek ise köye tekrar dönen Esma'ya mağduriyet yaşamaması için ölümüne kadar destek olduğudur ... Siyah beyaz Aşık Veysel filmini ilgiyle izledim. Aşık Veyselli yıllara ve Sivrialan'a gittim ...
Aşık Veysel popüler olduğu 1950'li yıllarda köyüne dönmeye karar verir. Onuruna 13 Mayıs 1952 tarihinde İstanbul Şehir Tiyatrolarında; Neyzen Tevfik, Ruhi Su, Ahmet Kutsi Tecer, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Tamburi Cemil Bey, Behçet Kemal Çağlar, Orhan Murat Arıburnu gibi müzisyen ve yazarların katıldığı bir jübile gecesi düzenlenmiş.
Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas'ın bu aşığı / ozanı bol diyarında, Veysel'in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel'in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmaya çalışır oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmet'in evine uğrayıp, çalıp söylerler. Aşıkları büyük bir dikkatle dinler Veysel.
'' Artık ilkokul çağlarına doğru idim; ama okul yok ki okuyayım. Okul olsa dahi ben nasıl okuyabileceğim ? Yazıyı görmüyorum ki ... Şimdiki gibi körler okulu yok ki, babam öküzünü ineğini satıp göndersin. ''
'' 9 - 10 yaşım arasında babam rahmetli bir saz buldu getirdi. Bana '' Bunu çalacaksın '' dedi. Sonra bizim köyde bir Molla Hüseyin isminde bir adam vardı. Sazımın telini takar, perdesini bağlar, kırılırsa tutkallar, işte o adamın bana ustalığı oldu. Fakat bir de Sivas'ın Çamşıh'ı diye bir muhiti var. Oradan bir Ali Ağa isminde bir adam geldi, ihtiyar bir adam, güzel bağlama çalardı. Ondan da çok istifade ettim. Yani saz işinde bunların çok şeyi oldu, tesiri oldu. ''
Aşık Veysel'in hayatında ikinci önemli değişiklik seferberlikle başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Böylece tek başına olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok karamsar, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların da tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatıyor ; '' Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile soğur gibi oldum. ''1919 yılında Veysel'in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru '' belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel'e bakamaz '' düşüncesiyle Veysel'i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendirirler. Esma'dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel'in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölür ... Veysel'in acıları bununla da bitmez ; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlar.
Veysel'in hayatında kayıplar, acılar bitmez. 1921'in 24 Şubat'ında annesi Gülizar Anayı kaybediyor. Annesinin ölümünden 18 ay sonra da babasını kaybeder Veysel. Bu arada bağ, bostan işleriyle de kendisi uğraşmaktadır.Köye de birçok aşık gelip gitmekteydi; Karacaoğlan'dan, Emrah'tan, Aşık Sıtkı, Aşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemekteydiler. Köy odalarındaki bu aşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır. Abisi Ali'nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel'in bağrında açılacak başka yaranında sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel'in eşi Esma'yla birlikte kaçarlar. Veysel'in acılı yaşamına bir acı daha eklenir böylece. Karısı bir başka adamla onu bir başına bırakıp gittiğinde Veysel'in kucağında henüz altı aylık kızı kalmıştır. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamaz.Veysel, Esma için daha sonra şu dizeleri söyleyecekti : '' Kuş olsan da kurtulamazdın elimden, Eğer görsem idi göz ile seni ... '' O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir. 1928'de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adana'ya gitmeye karar verir. Fakat Sivas'ın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi Aşık Veysel'i bu ilk seyahatinden vazgeçirir. Veysel yaşadıklarını şöyle anlatır; '' Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ' ah kirve, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme ' diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim. '' Veysel, bu hadiseden bir süre sonra Hafik'in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evlenir. Gülizar Hanımdan Zöhre, Ahmet, Hüseyin, Menekşe, Bahri, Zekine ve Hayriye adlarında yedi çocuğu olur.Eşi Gülizar, Yalıncak Tekke'de ilk karşılaşmalarını anlatıyor : '' ... Akşam üstüydü. Çatal kapı çalındı. Ben anahtar deliğinden dışarı baktım. Kapının önünde iki kişi vardı. Korktum. Cendermeler bastı sandım. Aşığın boynunda asılı duran sazını tüfenk sanmıştım. Kapıyı açıp misafirleri içeriye aldık. Dedem '' Hoş sefa geldiniz '' dedikten sonra onların nereden geldiklerini, kim olduklarını sordu. Gelenlerden biri Kamber, diğeri de Aşık'tı. Aşığın hizmetini ben yaptım. Eline su döktüm, ayağını yıkadım, sonra da çıralığa bir döşek serip buyur ettim. Aşık hizmetimden memnun olmuş ... ''1933 yılında Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde Ahmet Kutsi Tecer'in direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler yazmışlardı. Bu ozanlar arasında Aşık Veysel de vardı. Veysel'in günışığına çıkan ilk şiiri böylece '' Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası '' ... dizesiyle başlayan şiiri olur. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel'in de köyünden dışarıya çıkmasını sağlar. O zaman Sivrialan'ın bağlı olduğu Ağcakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel'in bu destanını çok beğenir ve '' Ankara'ya gönderelim '' der. Aşık Veysel'de '' Ata'ya ben giderim '' diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yaya olarak yola düşer. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, üç ay yol yürüyerek Ankara'ya varırlar. Veysel, Ankara'da konuksever tanıdıklarının evlerinde 45 gün misafir kalır. Destanı Atatürk'e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk'e okumak bir türlü kısmet olmaz. Eşi Gülizar Hanım : '' Ata'ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur ... '' diyor.
Aşık Veysel, küçük Veysel'in ölümünden sonra oğlu Ahmet ile birlikte yola koyulur. İlk defa Erzurum Kız Öğretmen Okulu Müdürü Ramazan Tükenmez'in daveti üzerine Erzurum'a, oradan da Erzincan, Malatya, Maraş, Adıyaman ve Ankara'ya giderler. Yolculuklarını genellikle trenle yaparlar. Ankara'da Ülkü Mecmuasını yayımlayan Ahmet Kutsi Tecer'e uğrarlar.Tecer'in yanında, maarifçi İsmail Hakkı Tonguç;
ve Ferit Oğuz Bayır vardır. Veysel'e Köy Enstitülerinde ders vermeyi teklif etmeleri üzerine, o da derhal kabul eder. Veysel, iyi bir aylıkla Köy Enstitülerinde saz öğretmenliğine başlar. Her yıl bir enstitüde olmak üzere Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsü (1941), Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü (1942-1943), Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü (1942-1943), Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü (1944), Sivas Yıldızeli Pamukpınar Köy Enstitüsü (1945) ve Samsun Ladik Akpınar Köy Enstitüsü (1946)' nde çalışır. Ayrıca Çanakkale'nin Savaştepe, Erzurum'un Pulur, Malatya'nın Akçadağ, Kırklareli'nin Kepirtepe, Adana'nın Düziçi Köy Enstitülerinde de konserler verir. Bu arada Çifteler Köy Enstitüsünde iken meşhur '' Toprak '' şiirini yazar.
Aşık Veysel popüler olduğu 1950'li yıllarda köyüne dönmeye karar verir. Onuruna 13 Mayıs 1952 tarihinde İstanbul Şehir Tiyatrolarında; Neyzen Tevfik, Ruhi Su, Ahmet Kutsi Tecer, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Tamburi Cemil Bey, Behçet Kemal Çağlar, Orhan Murat Arıburnu gibi müzisyen ve yazarların katıldığı bir jübile gecesi düzenlenmiş.
Refik Ahmet Sevengil, Çağımızın Halk Şairleri adlı kitabında (Atlas Kitabevi, İstanbul 1967, S.199) Aşık Veysel ile ilgili tanık olduğu bir anısını şöyle anlatmış :
'' İki gözü kapalı, esmer yüzü içten bir ışıkla parıltılı, görür gibi, gülümser gibi bir zaman sustu; sonra durup dururken kendiliğinden körlük bahsini açtı. Bir süre önce İstanbuldaydı; orada Tıp Fakültesindeki genç asistanlar ona '' Seni ameliyat ettirelim, gözlerin açılsın.. '' demişler, bunu anlattı. Hekimlerin bu teklifini kabul etmemiş. Bana şu sözleri söyledi : '' Benim bunca yıl kendime göre düşünüp kurduğum bir dünya var, ben onu görmeden hayal edip yaratmışım; dışarıdaki dünyayla benzer mi benzemez mi bilmem; ama gözlerim açılacak olursa benim dünyam yıkılıp gider. Buna razı değilim ! '' Veysel bu sözleri söyledikten sonra sazı eline aldı. ' Kuş olsan da kurtulamazdın elimden Eğer görse idim göz ile seni ' mısralarıyla biten koşmasını okudu; sazı bıraktıktan sonra aynı konuya döndü : '' Ben körlüğümden şikayetçi değilim; benim körlüğümden başkaları müteessir oluyorlar '' dedi. Yüzünde tatlı bir gülümseme genişlerken şunları söyledi : '' Rakı, içine tesir eder; ama rakı şişesi sarhoş olur mu ? Ben de rakı şişesi gibiyim. Körlüğüm bende kaldığı müddetçe bana dokunmuyor; başkaları onu görüp müteessir oluyorlar ! ''
'' ... Şiir içimden geliyordu. Fakat korkuyordum, utanıyordum. Acaba birine mi aşık oldu, birinin kızına gelinine mi aşıktır derler bana diye yazamıyordum, açığa çıkaramıyordum. Yalnız, 10. yıl dönümü bayramında bizim Ağca Kışla nahiyesinde Ali Rıza diye bir müdür vardı. O adam dedi ki : '' Bu sene iyi bir bayram yapacağız. O bayrama bir destan hazırlarsan çok iyi olacak. O zamanlar işte ilk olarak onu başlamıştım ... ''
Aşık Veysel, verdiği bir röportajda mezar taşı vasiyetini açıklıyor. Görüntüleri de bulunan bu açıklama da Aşık Veysel şunları söylüyor : '' Mezarıma taş koymayın, beton dökmeyin. Ben öldükten sonra; üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Taş kapatır, çimento kapatır, hiç kimde istifade edemez, benim toprağımda milletime hizmet etsin. Oradaki biten otlardan koyun yesin; et olsun, kuzu yesin; süt olsun, arı yesin; bal olsun ''
'' Beğendiğimiz aşıklar, Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan, Emrah, buna dair eski şairler, Dertli, buna dair bir çok şairler var. Hepsinin sözü de benim hoşuma gider. Sebebi ise, herkes bir gaye üzerinde yürümüş, söylemiş ve yerli yerine taşı koymuşlar. Onun için hepsi hoşuma gider. Çünkü benim üstatlarım onlar ''
Sivas, Aşık Edebiyatının yaygın olarak yaşatıldığı, geçmişten bugüne aşık sayısı ve bu geleneğin sürdürülmesinden dolayı Türkiye'nin en önemli ili. Sivaslı aşıkların çokluğu birtakım faktörlere bağlı. Bunlar; çıraklık, usta malı şiirlerin fazla söylenmesi, çevredeki aşıkların etkili olması; halk hikayelerinin yaygın olarak okunması, anlatılması, dinlenmesi; sazlı-sözlü ortamların mevcudiyeti, rüyanın rolü, manevi etki, dert, sevda, ruhi depresyon ve milli duyguların üstün gelmesi. Usta aşığın yanına çırak alıp onu aşıklığa hazırlaması, Sivas'ta hala yaşatılan bir gelenek.
Sivas, coğrafi konumu bakımından, farklı bölgelerden, ayrı karakterde ve farklı kültürden olan insanların uğrak yeri haline gelmiş, böylece yıllar boyu ticari, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan devamlı etkileşim içinde kalmış olan, ülkemizde aşıklık geleneğinin en önde gelen illerinden birisi. Gerek sayıları gerekse tarihsel önemlerinden dolayı burada yetişen aşıklarla birlikte şehrin adından daima söz edilmiş ve hatta '' aşıklar yatağı '' olarak da nitelendirilmiş. Gerçekten de Sivaslı 800 civarında aşık adı tespit edilmiş hatta bu halk şairlerinden 73'ü kadın halk şairi olarak kayıtlara geçmiş.Aşıkların çoğunluğunu köy ve kasaba aşıkları oluşturuyor. Köy ve kasaba aşıkları huzuru, kendi mekanlarında bulmuş, şehre ve gurbete çıkanlar, buraların hızlı yaşayışına ayak uydurmakta zorluk çekmiş, günden güne otantik özelliklerinden biraz daha değer kaybederek yeni bir kalıp içine girmişlerdir.'' Aşıklar bir çiçek, sizler bir arı, Bende bal mayası var amma ben onu bilemiyorum ki ... Eğer arı gelip de o bal olan maddeyi benden alıp götürmezse o benim ile çürür, toprak olur gider. Bunları sizler ayırt ediyorsunuz ve edeceksiniz ... ''Şimdi Aşık Veysel'i kabrinde ziyaret etme zamanı geldi. Sivrialan Köyü içinden geçerek köyü güzel bir noktadan gören karşı tepeye ulaşıyorum. Burada 1973 yılında Aşık Veysel için ayrı bir mezar alanı yapılmış.
Yıllarca, çeşitli vesilelerle yurdun muhtelif yörelerinde düzenlenen programlara katılan Aşık Veysel, son konserini 15 Ağustos 1971'de Hacıbektaş'ta vermiş. Artık günden güne güçsüzleşmiş olan Veysel'in, sonrasında yapılan muayenesinde akciğer kanseri olduğu anlaşılır. 21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30'da doğduğu köy olan Sivrialan'da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumar.
İnsan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer. Aşık Veysel'in doğup büyüdüğü, kültürünü aldığı ve yaydığı köyünde mezarlığın kapısından girerek, ölümünden tam 53 yıl sonra uzun ince bir yolun sonunda bulunan kabrine yürüdüm.
Sarı sıcak ortamda kimseler yok. Mezarlıklara her gidişimde gördüğüm manzara aynı fakat hissettiklerim her geçen gün biraz daha değişiyor. Aşık Veysel de bugün bir mezar taşında ... İnsan dünyada; malıyla, mülküyle, makamıyla, evladıyla, çevresiyle, sahip olduklarıyla övünüyor. Ama gün geliyor, sahip olduklarının hiçbirini yanında götüremeden mezarlıkta yerini alıyor. Belki de Tekasür suresinin bu ayetleri bugün bize başka bir pencereden bakmayı öğretiyor. '' Benim çokluğum, senin çokluğun ... '' derken bir gün kabirlerde yatanları saymaya başlayacağımızı hiç düşünmüyoruz. Ve bugün fark ediyoruz ki ; Mezarlıktaki tanıdıklarımız günden güne artıyor. Bir zamanlar isimlerini sadece büyüklerimizden duyduğumuz insanların yanına artık kendi tanıdıklarımız da ekleniyor. Dün beraber yürüdüğümüz, beraber konuştuğumuz, aynı masaya oturduğumuz insanlar ... Bugün birer mezar taşı olmuş. Mezarı tam da Aşık Veysel'in istediği gibi ... Mezar taşında Veysel'in duruma çok uyan sözleri var :
Hemen yanında eşi '' Gülizar Şatıroğlu '' yatıyor. 1991 yılında vefat etmiş.İş yaşamında kalabalıkların içinde, toplantılarda, aktivitelerde canlı ortamlardayım. Ancak ulaşmak için anları çoğaltmaya çalıştığım benim dünyamda ; Sait Faik Abasıyanık hikayelerindeki '' Lüzumsuz Adam '' karakteri gibi; kalabalıklardan uzak duran, küçük alışkanlıklarla huzur bulan, insanları uzaktan gözlemlemeyi seven ve kendi dünyasını Okyanus yürekli dostların dünyalarıyla birlikte yaşamayı seven biri olmaya doğru ilerliyorum ...Aşık Veysel'e ve köyü Sivrialan'a veda ederek, uzun ince yollardan Şarkışla ilçesine doğru hareket ettim. Yol boyunca sürekli Aşık Veysel'in türkülerini dinledim.Uzun ince bir yoldayım
Önce Mercimek çorbası ikram ediliyor ...Sonra, Sivas Köftesi istedim. Sivas mutfağının dünya çapında en çok bilinen lezzeti olan Sivas Köftesi, sadeliğin ve doğallığın zirvesi sayılabilecek tescilli bir yemek. 31.01.2011 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almış.Sivas Köftesi, içinde et ve tuzdan başka baharat olmayan çok özel bir köfte. Bu yöresel lezzet, ete duyulan güvenin bir sonucu olarak tuz dışında herhangi bir baharat veya katkı maddesi içermiyor. Sivas Köftesinin yapımında, yörede yetiştirilen hayvanların etinin kullanılması esas. Porsiyon oldukça büyük ve porsiyonda mutlaka 7 adet köfte bulunuyor.Her defasında biftek yediğim hissine kapıldığım Sivas Köftesi yine harikaydı. Yücel Usta ününü hak ediyor. Köfte lezzeti sonrasında, Sivas'ın gelenekten gelen lezzeti '' Hamaylı Tatlısı '' nı hep tercih eder oldum.Sivas'ın eşsiz lezzetlerinden biri olan Hamaylı tatlısı, incecik açılmış hamurun özenle sarılması ve şerbetle buluşmasıyla damakta iz bırakıyor. Geleneksel tariflerle hazırlanan bu tatlı, hem göze hem damağa hitap ediyor. Kullanılan tereyağı ve bol ceviz içi ya da Antep fıstığı lezzetini eşsiz yapıyor. Hamaylı, yörede genç erkeklerin boyunlarına taktıkları üçgen (muska) şeklindeki gümüş kolyeye verilen ad. Tatlı da üçgen şeklinde olduğundan böyle adlandırılmış.
Özel ve hijyen ortamda köftenin hazırlanışını seyrettim.Izgara da hazırlanması da ustalık gerektiriyor.Şarkışla civarına yolunuz düşerse Yücel Usta'ya mutlaka uğrayın. Hatta yolunuzu biraz uzatmaya bile değer.
İnsan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer. Aşık Veysel'in doğup büyüdüğü, kültürünü aldığı ve yaydığı köyünde mezarlığın kapısından girerek, ölümünden tam 53 yıl sonra uzun ince bir yolun sonunda bulunan kabrine yürüdüm.
Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın
'' Artık onları ziyaret edin. Çünkü kabirleri ziyaret etmek ölümü hatırlatır '' diyor Peygamberimiz. Mezarlıklara sadece ölüleri ziyaret etmek için değil, kendimi hatırlamak için de gidiyorum. Bir gün buraya geleceğimi hatırlıyorum. Bugün onların mezarlarının başında dua ederken, yarın belki birileri bizim mezarımızın başında dua edecek. Bunu hatırlıyorum ve hiç unutmuyorum ...
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyorum
Kalmaya sebep arıyorum
Gidenleri hep görüyorum
Gidiyorum gündüz gece
Düşünülürse derinceUzak gözükür görünce
Yok bir dakika miktarınca
Gidiyorum gündüz gece
Büyük bir nehir köprüsü üzerinden geçiyorum. Bu köprüde bile Aşık Veysel var ... Aşık Veysel'in vasiyeti köprüye dönüşmüş. Aşık Veysel, 1973 yılında Sivas Valisi Celal Kayacan'dan Kızılırmak Nehri üzerine köprü yapılmasını istemiş. Veysel'in bu isteği ölümünden sonra Vali Kayacan tarafından vasiyet kabul edilerek hayata geçirilmiş. 1975 yılında hizmete açılan Sivrialan Köprüsü, bugün Aşık Veysel'in anısını yaşatmaya devam ediyor.Yarım saat süren bir yoldan sonra Gedik Ovası üzerinde kurulmuş olan Sivas'ın Şarkışla ilçesine geldim.Şarkışla'da lezzet durağı tavsiyeleri genelde 1997 yılından bu yana hizmet veren '' Köfteci Yücel Usta '' ya çıkıyor.Önce Mercimek çorbası ikram ediliyor ...Sonra, Sivas Köftesi istedim. Sivas mutfağının dünya çapında en çok bilinen lezzeti olan Sivas Köftesi, sadeliğin ve doğallığın zirvesi sayılabilecek tescilli bir yemek. 31.01.2011 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almış.Sivas Köftesi, içinde et ve tuzdan başka baharat olmayan çok özel bir köfte. Bu yöresel lezzet, ete duyulan güvenin bir sonucu olarak tuz dışında herhangi bir baharat veya katkı maddesi içermiyor. Sivas Köftesinin yapımında, yörede yetiştirilen hayvanların etinin kullanılması esas. Porsiyon oldukça büyük ve porsiyonda mutlaka 7 adet köfte bulunuyor.Her defasında biftek yediğim hissine kapıldığım Sivas Köftesi yine harikaydı. Yücel Usta ününü hak ediyor. Köfte lezzeti sonrasında, Sivas'ın gelenekten gelen lezzeti '' Hamaylı Tatlısı '' nı hep tercih eder oldum.Sivas'ın eşsiz lezzetlerinden biri olan Hamaylı tatlısı, incecik açılmış hamurun özenle sarılması ve şerbetle buluşmasıyla damakta iz bırakıyor. Geleneksel tariflerle hazırlanan bu tatlı, hem göze hem damağa hitap ediyor. Kullanılan tereyağı ve bol ceviz içi ya da Antep fıstığı lezzetini eşsiz yapıyor. Hamaylı, yörede genç erkeklerin boyunlarına taktıkları üçgen (muska) şeklindeki gümüş kolyeye verilen ad. Tatlı da üçgen şeklinde olduğundan böyle adlandırılmış.



































































































































Hiç yorum yok :
Yorum Gönder